KADER-KISMET


Her şeyi “kader, kısmet, hayırlısı” diyerek geçiştirmenin çok da doğru olmadığını düşünenlerdenim çünkü hür irademize bırakıldığımız bu madde dünyasında aklımızla seçimleri bizler yapıyoruz.
İnsan, kendi kaderini kendisi yaratır. Şans denilen şey, doğru zamanda doğru yerde olmaktır.
Talih, senin hayata kattıklarından sana dönendir.

Kısmet, hayattan alacağın pay için yaptıklarındır. İnsanoğlunun başına bir felaket gelince; “Alın yazısı! Kader işte! Elden ne gelir! Olacağı varmış! Felek, kara talih, kara yazı, kader, kısmet, nasip!” gibi kavramların arkasına sığınır, kendini teselli eder, hatalarını görmek istemez, iradesini yok sayar ve böylece sorumluluktan kaçmaya çalışır.

“Biz insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık” der kutsal kitabımız. Elbette alın yazımız var ama kader, bizi sonunda olmamız gereken yere götürene kadar çıkan tüm kavşakların seçimi elimizdedir. Hiçbir çaba göstermeden oturduğumuz yerden her olana kader demek tembelliğimizden başka bir şey değil. Sıra dinî meselelere gelince bunları hep “kadere” havale ederler. Hiç şüphesiz bütün bunların sebebi, hakikat onlara ağır geldiği ve sorumluluk almaktan kaçtıkları içindir. Çünkü dinî konularla alakalı tembellik onların işlerine gelmektedir. Hakiki bir tevekkül inancı yerine sözde bir tevekkülle kurtulacaklarını zannetmektedirler.

Biz kaderde -geleceğimizde- tek söz sahibi olanın Yüce Allah olduğuna iman ederiz. Bize rağmen -bütün tedbirlerimize rağmen- önümüze gelecek bir şeyden dolayı razı olmak da isyan etmemek de kadere imanın içindedir.

Bizler helal ve haram, iyilik ve kötülük, günah ve sevap konularında eylemlerimizden tam sorumluyuz. Bu noktalarda Rabbimiz bizi özgür kılmış ve özgür irademizle yapacaklarımızı yazmıştır. Zaten kaderimizin bu ayrıntılarından sorumluyuz. Ama boyumuz bosumuz, gözümüzün rengi gibi, helal ve haram gibi, iyilik ve kötülük gibi konuların dışındaki özelliklerimizden sorumlu değiliz. Elbette bu da bizim kaderimizdir ama sorumluluk dışındaki daire ile ilgilidir.

Nitekim Yüce Allah; herkesin kendi karakterine göre hareket ettiğini, bu karakteri oluşturanın kişinin kendi davranışları ve beslendiği kaynaklar olduğunu haber vermektedir.
Dolayısıyla kişinin kaderini büyük oranda belirleyen kendi inançlarıdır; eylem ve söylemleridir; zihinsel tavrıdır; tasavvurlarıdır; meşrebidir; hayata bakışıdır; sahip olduğu değerlerdir; sorumluluk bilincidir; birlikte olduğu insanlardan etkilenerek aldığı kararlardır; geliştirdiği ve sürdürdüğü yaşam tarzıdır; vazgeçemediği ve bağımlısı olduğu alışkanlıklarıdır.

Yüce Allah, kullarını bir şeye mecbur etmişse o şeyden mesul tutmaz. Mesul tutmuşsa o şeyi yapmaya mecbur bırakmaz. Kullarını özgür iradeleriyle başbaşa bırakır. Zira kullarını mecbur ettiği şeyden mesul tutmak, O’nun adaletiyle bağdaştırılamaz.

Çünkü insanları özgür iradeleriyle seçip yapamadıkları, tam aksine yapmaya mecbur bırakıldıkları eylemlerden dolayı sorumlu tutup cezalandırmak ya da onları özgürce seçip yapamayacakları işlerle yükümlü kılmak adalete, hikmete, akla ve mantığa aykırıdır.
Bu bakımdan Yüce Allah’ın böyle bir adaletsizlik yapması söz konusu değildir. Kaldı ki, Allah Teâlâ, insanları sorumluluğa konu olan eylemlerini özgürce seçip yapmaya elverişli bir “irade yeteneğiyle” ve bunu gerçekleştirmeye yetecek bir “kudretle” donatmıştır.

Saygılarımla
Halil PEKDEMİR

 30 Kasım 2018.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Halil Pekdemir - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Mercek Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Mercek Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Hangi haber sitesini daha sık takip ediyorsunuz?