Takdir, Kader ve Sabır

     TDK kadere yazgı, genellikle kaçınılmaz kötü talih der. Oysa Kuran kader kelimesini; ölçü, ilke, kural, düzen, takdir, ahenk anlamlarında kullanır. Acaba kader alın yazısı mı, tabiat kanunları mı?

İlahiyatta söz sahibi bir akademisyenimiz kader konusunda, önceki din alimlerinin de görüşlerini aktararak şöyle söyler:

      Elimizdeki geleneksel akait kitaplarındaki kader anlayışının Kur’an’daki kader kavramıyla bir ilgisi yoktur. O kitaplar yoluyla asırlardır taşınan ve bizlere öğretilen kader, Bakara suresi 104. ayetin tam tersine giden, sürüleşmiş bir toplum yaratmak isteyen saltanat odaklarının kitleyi uyuşturmak için oluşturdukları Kur’an dışı bir anlayıştır.

     Bu anlayışla Müslüman kitlelerin getirilmek istendiği yerin ne olduğunu, İslam’ın temel kabulleri gibi benimsettirilen ‘ilkeler’den seçtiğimiz şu birkaç örnek çok iyi göstermektedir:

     1. Devlet başkanı, ahlaksızlık da zulüm de işlese azledilemez.

     2. Sapık ve zalim bir imamın peşine de olsa namazı cemaatle kılın.

     3. Dünya, müslümanın cehennemi, kâfirin cennetidir.

     4. Her insanın cennetlik veya cehennemlik olacağı, varlıklar âlemi yaratılmadan çok önce belirlenmiştir.

     İnanç manifestosunun içine sokulan bu Kur’an dışı hezeyanların tümü Emevî yalanıdır. Kur’an’dan hiçbir dayanakları yoktur. Kur’an bunların tümünün tersini söylemektedir.

Kur’an’da, bu şekliyle bir kader kavramı olmadığı gibi, ‘kadere iman’ diye bir tâbir de yoktur. Bu tâbiri de, Peygamberimizden yıllar sonra, Emevî idaresi din kitaplarına sokturmuştur.

     Bu gerçek, İslam ilahiyatının büyük bilgini Prof. Dr. Hüseyin Atay tarafından 1960 yılında yayınlanan ‘Kur’an’da İman Esasları’ adlı doktora teziyle ortaya konmuştu. Bu tez, Türk- İslam ilahiyat tarihinde ilk kez ortaya atılan bir tezdi. Prof. Atay bu tezi yüzünden, Ehlisünnet akîdesini bozmakla suçlandı. Tıpkı İmamı Âzam’ın da suçlandığı gibi…

     Oysaki Müslüman-Türk kitlelerden saklanan bu gerçek, Hüseyin Atay’dan asırlarca önce yaşamış İslam ilahiyat bilginlerince dile getirilmiştir. Getirilmiştir ama Arap-Emevî dinciliği tarafından üstü örtülüp halktan saklanmıştır. Ehlisünnet inancının temel kitaplarından bazılarını yazmış bulunan ünlü Matürîdî kelamcısı Ebu’l-Mu’în en-Nesefî (ölm.508/1115), Tabsıratü’l-Edille adlı eserinde, kader konusunda Hüseyin Atay’ın söylediğinin aynısını söylüyor. Atay’dan 850 yıl önce…

     Nesefî, anılan eserinde imanın şartları konusunda şöyle diyor:

“İman esaslarına gelince bunlar 5 tanedir: 1. Allah’a, 2. Meleklere, 3. Kitaplara, 4. Peygamberlere, 5. Âhirete iman. Aynen bunun gibi temel ibadetler de 5 çeşittir. Nesefî eserinde iki Kur’andışılığı aynı anda düzeltmiştir:

     1. Kur’an’ın gösterdiği iman esasları içinde kadere iman diye bir şey yoktur,

     2. Geleneksel kabullerin ‘İslam’ın Şartları’ diye öne çıkardığı beş kavram İslam’ın şartı değil, İslam’daki temel ibadetlerdir. Onlar İslam’ın şartları değil, işaretleridir. İslam’ın şartları Kur’an’ın bütün hükümleridir.

     ‘Kadere iman’ tâbiri, İslam inançlarının içine, bir hadise,  daha doğrusu hadis diye ortalıkta dolaştırılan bir söze dayanılarak sokulmuştur. Oysaki o söz, bugünkü kader anlayışını savunanların deyimiyle bir ‘haberi vâhit’tir, yani Peygamberimizden bir tek kişinin rivayetidir. Ve hadisçilerin ittifakla kabul ettikleri bir kurala göre, haber-i vâhit imanla ilgili konularda delil olmaz.

     Kader sözcüğü, Kur’an’da  11 yerde geçmekte ve tümünde de ‘ölçü’ anlamında kullanılmaktadır.

Tanrı, her şeyi belli bir ölçü içinde indirmektedir. (Hicr, 21) Gökten su ölçüyle iner (Müminûn, 18; Zühruf, 11); inen suyun yeryüzünde vadilerde dolaşması bile ölçüyledir.(Ra’d, 17) Topraktan pınarlar fışkırması, fışkıran suların birleşmeleri yine belli bir ölçüye göredir. (Kamer, 12)

     Tüm bu ölçüye bağlılıklar, kader kelimesi veya türevleri kullanılarak ifade edilmiştir. Ve bu ifadelerle önümüze konan kader kavramının temel amacı, insanın fiillerinin belirlenmiş olduğunu değil, varlık ve oluşta rastlantının bulunmadığını göstermektir. Kur’an, kader kavramıyla ‘sünnetullah’ da denen tabiat kanunlarını kastetmektedir.

     Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan ‘takdîr’ sözcüğü de tabiat kanunları, değişmez ölçüler anlamında kullanılmıştır. Bu kullanıma göre, Ay ve Güneş’in belirlenmiş ölçülere göre seyretmeleri, her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve yaratışın seyri Allah’ın bir takdiri yani ölçülendirmesidir.(En’am, 95; Furkan, 2; Yâsîn, 38; Fussılet, 12)

     Biz burada bir satranç benzetmesi kullanıyoruz. Kader diye anılan tabiat kanunları, satrancın nasıl oynanacağına ilişkin kurallara benzer. Bu kuralları Yaratıcı koyar. Bize düşen, bu kuralları değiştirmek değil, satrancı onlara uygun oynayarak kazanmaktır. Allah, satrancın galip veya mağlubunu önceden belirlemez, ilan etmez. Ama Allah, sonsuz bilgisiyle satrancın galip ve mağlubunu ilk bakışında anlar, bilir. Beceriksiz oynayanın yenilgisinin sebebi O’nun bilmesi değildir, kendisinin yanlış oynamasıdır.

     Şems-i Tebriz-i (Mevlana’nın mürşidi) kader konusunda şöyle der:

Hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten " Ne yapalım kaderimiz böyle " deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamı değil, sadece güzergâhı verir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hâkimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin…

     Kitabımız Kuranı kerim; kader kavramıyla ‘sünnetullah’ da denen tabiat kanunlarını kastetmektedir.  Onun için bir Müslüman’ın ben çaresizim deyip, boynunu büküp bir kenarda başına gelecekleri beklemeye ve adına da sabır demeye hakkı yoktur. Bu tavır bir din cahili tavrıdır. Allah'ın dininin mensubunun tavrı değildir, olamaz. Zaten sabır da eylemsiz beklemek değil, bilakis eylemli bir bekleme işidir.

     Kuran'a göre sabır: İnsanın haklı ve doğru çabalarını inanç ve kararlılıkla sürdürmesi, karşısına çıkan zorluk ve olumsuzlukları cesaret ve metanetle aşabilmesidir. Allah’ın dini doğrultusunda yaşama gayretini sürdürüp O’nun ileride vereceği yürütme hükmünü acele etmeden beklemesidir. Ayrıca, insanın dine ve akla uymayan işlerden sakınıp nefsine hâkim olmasına da sabır denir.

     Sonuç olarak yaşamda elimizden gelen tüm gayret ve çabayı gösterdikten sonra başımıza gelecekleri beklemeye sabır, sabır sonunda başımıza gelenlere de kader denir.

     Tebriz’in güneşi Şems-i Tebriz-i kaderi kısaca şöyle özetler ve “ Olduğu kadar, olmadı kader ” der.

     Ben de Naçizane başına gelen bir olayda “keşke” diyorsan, elinden gelen her çabayı inanç ve gayretle sürdürmemişsin, üzerine düşeni tam yapmamışsın demektir. Bu durumda başına gelen kaderinden değil, kendi hatalarından dolayıdır.  Buna hataya düşüp kaderimmiş dememeli, Allah'ım bir daha böyle bir sıkıntı verme deyip kendi hatalarımızı Allah'a fatura edip, haşa Allah'a iftira etmemelidir.

     Eğer başına gelen bir olayda “keşke” demiyorsan yani sen elinden gelen her çabayı inanç ve gayretle sürdürmüşsen başına gelene kaderimdir diyebilirsin. Unutma, ancak bu durumda, vicdanın da ruhun da kendine düşen görevi yapmanın huzuru içinde olur… HOŞ ve ESEN KALINIZ

Abdullah Haktankaçmaz

  [email protected]

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Abdullah HAKTANKAÇMAZ - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Mercek Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Mercek Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Mercek Haber editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Mercek Haber değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Mercek Haber, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (544) 375 03 30
Reklam bilgi

Anket Bize öğretilen tarihimizin doğru olduğuna inanıyor musunuz?