logo

VATAN-ÜLKE-BİRLİK


facebooktwitter
Mustafa ÇİÇEKLİ
ciceklireklam@hotmail.com

Vatan sevgisi imândandır.

Bu hadis-i şerîfi ezbere bilmeyen yoktur.
Peyamgamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) Hazretleri, bu hadis-i şerîfi Mekkeden Medineye hicret ederken irad ettikleri rivâyet edilir.
Gerçekten bende “vatan”ın ne olduğunu Mekke’de bir vatansızdan ögrendim.
2006 senesi hac mevsiminde tercüman olarak hacca gitmiştim.
Mekke-i Mükerreme’de vazifeliydim.
İşin yoğun olmadığı bir gün dışarıya çıktım.
Halil İbrâhim caddesinde bir taksi durdurdum.
Mekke-i mükerremeyi tanımak istiyordum.
Bu mübârek şehri bir gezeyim… Tanıyayım.  İnsanları ve şehirciliği nasıldır? Mekke şehri, bizim gördüğümüz Misfele semti gibi mi?
Otellerde etek giyen erkekler çalışıyor. Mekke kültüründe zübün giymek vardır; ama etek giymenin olmadığını biliyordum… Mekke-i Mükerremeyi tanımak için taksiye bindim.
Selamün aleyküm…
-Aleykümüsselâm… diye selamımı aldıktan sonra taksici sordu:
-“Nereye?”
-“Mekke-i mükerremeye…
-“Nasıl yani?  Zaten Mekkedesiniz?
-“Mekke-i mükerremeyi tanımak istiyorum… Mekke’yi gezdir. Bana Mekke-i mükerremeyi tanıt. Sadece varoşlarını değil… Modern semtlerini de görmek istiyorum… Mekkenin yerlilerinin bulunduğu semtlere gitmek istiyorum…” dedim.
-“Anladım. O zaman “Ez-Zâhir” semtinde başlayalım…”
-“Sen bilirsin?” dedim.
Hareket etti. Sordum:
-“Adın ne?
-“Muhammed Şerif!” dedi.
Tahsilini sordum
Lise bitirdiğini ve hafız olduğunu söyledi.
-“Hafız olduğuna göre zekî insansındır. Keşke üniversite okuysaydın!” dedim.
Adam, cevâp vermedi. Sadece yutkundu.
-“Nerelisin?” dedim.
-“Buralıyım?” dedi.
Taksici buralıyım… Mekkeliyim, deyince; dikkatli bir şekilde kendisine baktım. Daha çok Pakistan ve Hindistanlılara benziyordu. Diksiyonu güzeldi. Fesih ve belîğ bir Arapça konuşuyordu; ama… Buğday tentliydi. Araplara pek benzemiyordur. Kendisine;
-“Hayır! Mekkeli değilsin!” dedim.
-“Evet! Pakistanlıyım!” dedi.
Kendisine Urduca,
-“Nasılsın, iyi misin? Pakistan nasıl?” diye sordum.
Afaladı.
-“Konuştuğunuz dili anlamıyorum!” dedi.
-“Öyleyse, Pakistanlı değilsin? Sana Pakistan diliyle konuştum, dedim.
Taksici renkten renge girdi.
O anda üst geçidin üzerine gelmiştik.
Taksiyi bir kenara çekti.
Durdu.
Avazı çıktığı kadar bağırdı:
-“Ben vatansızımmmmm! Vatansız” dedi.
Çocuğunu yitirmiş genç kadınlar gibi ağlamaya başladı.
-“Ben vatansızım… Ben vatansızım…” diye sayıklıyordu.
O anda dona kaldım.
Ne yapacağımı ve ne diyeceğimi bilmiyordum.
Sanki Mekke-i mükerremede, harem-i şerifte değilde uzayda boşluktaydım.
Ürktüm!
Ne yalan birazda korktum!
Hayatımda ilk kez bir vatansız görüyordum!
Ağlamaklı bir sesle sordu:
-“Vatanın var mı?”
O anda büyük bir şevk ve heyecanla elimi kalbimin üzerine koydum:
-“Elhamdülillâh… Cennet misâli bir vatanım var!” dedim.
-“Toprağım var mı?”
-“Evet! Orada şirin mi şirin Daragun diye bir köy ve o köyde atalarımdan kalma toprağım var!” dedim.
Bunun üzerine taksici taksiden indi.
Köprünün Korkutluklarına doğru yürüdü.
Korktum. Acaba intihar mı edecek?
Köprünün kenarında yığılan topraklardan bir avuç aldı, bana doğru geldi. Yüksek sesle:
-“Biliyor musun! Bu koca dünyada benim bir avuç toprağım bile yok!… Ben vatansızım…”
Sonra arabaya bindi.
Şaşırmıştım.
Ne diyeceğimi bilemiyordum!
Adama hiçbir şey diyemedim.
O konuşmaya başladı.
-“Senin bayrağın var mı?”
-Evet şehidlerin kanlarıyla sulanan ve özgürlümü temsil eden bayrağım var!”
Istiklal marşın var mı?”
-“Evet! Bana özgürlügü aşılayan ve hakka ibadet etmeyi öneren bir istiklal marşım!” dedim.
Adam, imrenerek bana baktı ve ağlamaklı bir sesle:
-“Benim hiçbir şeyim yok! Ben vatan sevgisinden mahrumum! Bayrağın ne ifâde ettiğini bu güne kada hissetmetim. Sadece bayraksızlığın eksikliğini hep yaşadım. Onurla okuyacağım bir istiklal marşım olmadı! Ben bu üç şeyin onurunu yaşayamadım….”
Sordum:
-“Senin hiçbir şeyin yok mu?” Adam:
-“Benim hiçbir şeyim yok… Ben hiçbir şeye sâhip olamam. Hiçbir şeyi satın alamam. Vatanım olmadığı için, tavuk kümesi kadar bile olsa küçücük bir ev alma hakkım yok. Bu gördüğüm araba on beş yaşında… Benim on yaşında küçük bir taksi bile alma hakim yok… Benim tahsil yapma hakkım. Ancak Harem-i şerîfteki gayr-i resmi dersleri tâkip ederim…. Allâme-i cihân olsam bile benim herhangi bir devlet dairesinde çalışma hakkım yok… Yok yok yok…” dedi.
Şaşkınlığım gittikten sonra taksiciye sordum:
-“Sen kimsin? Ne anlatıyorsun? Bu mukaddes toprakta, Mekke-i Mükerremede vatansız olmak ne demektir?”
Taksici,
-“Dedelerim Myanmar’lı… Ben burada doğdum. Babamda burada doğdu. Ama dedem ve kuşağı 1942 senesinde Myanmar’dan hicret ettiler… O günden beri biz vatansız olarak burada yaşıyoruz!” dedi.
1942 hadiselerinde dedelerim, Myanmar’dan kaçtılar. Pakistan bize pasaport verdi. Suudî Arabistanda da oturma izni verdi. Bu Suûdî Arabistanın değişik yerleşim yerlerinde yaklaşık üçyüzbin (300 000) Myanmarlı Müslüman var.
Vatansız olduğumuz için, bizim herhangi resmi bir devlet işine girme hakkımız yok.
Ancak lise kadar okuyabiliriz.
Liseden sonra üniversite okuma hakkımız yok.
Ancak hafız olabiliyoruz.
Harem-i şerifte verilen halka açık umumî dersleri takip edebiliriz.
Otellerde temizlik işlerini yaparız.
Bilgisayar mühendisi olsak bile otellerde idareci veya şef olamayız.
Faraza bizden biri gidip İngiltere tıp okusa doktor olsa bile yine de burada doktorluk yapamaz. Ancak hasta bakıcısı olur!
Çünkü bizler Suudî vatandaşı değiliz. Vatansız insanlarız.
Bize vekillik yapan, burada oturmama izni almamızı sağlayan kişi, gece yarısı saat birde bizi çağırsa “gel evimin önünü süpürün!” dese gitmek mecbûriyetindeyiz.
-“Hikayeni geniş bir şekilde bana anlatır mısın?” dedim.
Taksici ses çıkartmadı.
Sonra beni aldı; Mekkenin kenar mahallelerine götürdü.
Orada daracık bir sokaktan yıkık dökük bir eve girdik.
Bir yaşlı bir zat çıktı.
-“Bu babam!” dedi.
Babasının elini öptüm. Kendisi babasına sordu:
-“Dedem nerede?”
-“İçerde!” dediler.
İçeriye girdik.
İçeriye girerken, hemen sağ tarafta büyükçe bir oda… Misafir odasıydı.
Orada oturduk. Birazdan dedesi geldi.
Çok yaşlıydı. Artık gözleri görmüyordu. Koluna girdiler. Getirip oturttular. Dedenin elini öptüm. Halini sordum.
Taksici Muhammed Şerif, dedesine beni tanıttı.
Yaşlı dede:
-“Osmanlı… Ah Osmanlı… Bu günün Müslümanları hususiyetle bizler, Osmanlı ruhuna çok muhtacız” dedi.
-“Dede, Myanmar’dan buraya geliş hikayetini bir anlatır mısın? Neden vatanınızdan kaçtınız?”
Dedenin gözleri yaşla doldu.
Önce göz yaşlarını sildi. Sonra anlamaya başladı:
Bizler, Myanmarlıyız. Vatanımız çok güzeldi. Hep su, ağaç, verimli ve bereketliydi.
Bizler, büyük bir cehâlet içindeydik. İslâm dininden uzaklaşmıştı. İslâmın kardeşlik ruhundan yoksun idik.
Kabilelere ve aşiretlere bölünmüştük. Kabile ve aşiretlerin başlarında zâlim reisler vardı. Reisler zâlim kişilerdi. Halkın kanını akıtmak ve halka zulüm etmekle övünüyorlardı.
Bu zâlim reisler, etrafına cahil halkı topluyor, ellerine silah veriyor ve gidip; diğer Müslüman aşiretleri talan ediyorlardı. Karşı koyanları öldürüyorlardı. Sonra o talan ettikleri malın büyük bir kısmını ganimet olarak kendisine alıyordu. Çok azını da diğer insanlara veriyordu.
Öyle ki bir aşiret diğer aşirete düşmandı.
Bir köy diğer köye düşmandı.
Bir kabile diğer kabileye düşmandı.
Toplumda can, mal ve namus güvenliği yoktu.
Tarikat, meşrep, tekke ve dergahların halleri de kabile ve aşiret reisleri gibiydi. Birbirlerini küfür ile itham ediyorlardı. Herkes en doğru yol benim diyordu. Diğer tarikat ve meşrepte olanları da sapıklık ile itham ediyordu. Onlarda birleşmiyorlardı.
Her tarikatın bir şeyhi (tarikat lideri) vardı. O tarikat liderleri aşiret reisleriyle beraber hareket ediyorlardı.
Mazlumun yanında olmaları gerekirken; zâlimlerin yanındaydılar.
Zâlimler ile beraberdiler.
Zâlimlere dua ediyorlardı.
Meclislerinde, âlimlerin, evliyâullâhın, sâlihlerin, sahabelerin ve peygamberlerin menkıbeleri yerine zâlimlerin başarı hikayeleri anlatılıyordu.
Emr-i bil’maruf ve nehy-i anil-münker (iyilik yapmak ve kötülükten alıkoyma) işini yapanlar çok az idi.
Zâlim aşiret reisleri ve kötü niyetli câhil tarikat şeyhleri kendilerine nasihat eden gerçek evliyâ ve âlimlerin seslerine kulak vermiyorlardı.
Onları dışlıyorlardı.
Memleket tam parçalandı.
Müslümanlar iyice bölündüler.
Gizli bir el, önce Müslümanları birbirine düşman etti.
Müslümanları aşiretlere ve kabilelere böldü.
Sonra 1942 senesinin karakışında düşmanlar, yani Budistler, köylerimizi istila ettiler.
Budistler… Allâha iman etmeyen ve ahret gününe inanmayan yam yam kişiler.
Memleketin herhangi bir yerine girdiklerinde ve oradaki Müslümanları soğan doğrar gibi doğradılar.
Budistler, Müslümanları, kadın-erkek camilerde topladılar.
Hamile kadınların karınlarını deştiler.
Toplumun içinde Müslümanların ırzına geçtiler.
Sonra da Camiyi içindeki insanlar ile beraber ateşe verdiler.
Müslümanlar, cayır cayır yandı…
Bu durumda Müslümanların birlik olmaları gerekirken; birlik olamadılar.
Müslüman kardeşlerinin yardımına gitmediler.
Ve hatta birçok gafil ve câhil insan; (zulme uğrayan Müslümanlar için);
-“Onlar, bizim aşiretten, bizim kabileden, cemaat, mehzep ve meşrepten değil”, dediler.
Vatanını savunmak isteyen ehl-i namus, gerçek Müslümanlar, Budistlere karşı savaştılar.
Ama bizim elimizde silah yoktu.
Budistler, bizden daha güçlü silahlara sahiptiler.
Onlar, devlet idiler.
Camileri yıktılar, tekke ve zaviyeleri ateşe verdiler.
Namusumuzu kirlettiler.
Gençlerimizi öldürdüler.
Kurt, kuzuların içine girse; belki beş on tanesini öldürür, yer geçip gider.
Ama bunlar, kuduz Hınzır gibiydiler.
Kuduz Hınzır (domuz) kabak tarlasına girerse nasıl yapar? İşte Allâh ve ahret inançları olmayan Budistlerde öyle yaptılar.
Soykırım yaptılar.
Yüz binlerce insanımız öldü.
Bizler, birkaç yıl Budistlere karşı savaş verdik. Sonunda yenildik. 1948 senesinde  Myanmar Naf nehrini zor bela aşarak Bangladeşe geldik. Bir süre orada kaldık. Daha sonra Pakistana sığındık. Pakistan bize pasaport verdi.
Suudî Arabistan da bize oturma izni verdi.
Allâhü Teâlâ hazretlerine hamd-ü senâlar olsun… Burada huzur içinde yaşıyoruz.
Üç kuşaktır, vatansız yaşıyoruz.
Çocuklarımız, ancak basit, değersiz ve düşük işlerde çalışabiliyorlar.
Bizler, ülkemizi erkekler gibi savunamadığımız için; şimdi kadınlar gibi etek giyiyoruz.
Tek vicdan azabımız; ülkemizi erler gibi savunamadık. Keşke birlik olup ülkemizi savunsaydık. Bu gün çocuklarımız vatansız olmazlardı. Zâlim aşiret ve kabile reisleri, câhil, din, takva ve ihlastan uzak kişilerin hareketleri ve halkı yanlış yönlendirmeleri yüzünden bizler, vatanımızdan olduk.
Allâhü Teâlâ hazretlerinin yolunda gereğince cihâd edemedik.
Vatanımızı savunamadık.
Ezanlar susturuldu.
Camiler yıkıldı.
Bunun hesabını Allâhü Teâlâ hazretlerine nasıl vereceğiz?…” dedi.
Ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Bu yaşlı dedenin anlattıklarını dinleyince; Bedir savaşından tâ Çanakkale savaşına kadar süren savaşları hatırladım.
Kurtuluş savaşını düşündüm.
Memleketler düşmanlar tarafından istilâ edildiği zaman, “vatan sevgisi imandır” diyerek, memleketlerini savunan kahramanları minnet ve rahmetle hatırladım.
Bütün şehidlerimizin ruhlarına candan ve gönülden bir Fatiha-i şerife ve üç İhlâs-ı şerif okudum…
Vatan sevgisini, Mekke-i mükerremede, Harem-i şerîfte yaşadığım bu hadîse ile iliklerime kadar hissettim!”ALINTI

Share
250 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

6+3 = ?

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

      Ülkemizdeki basın mensuplarının günü olan 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı kutlu olsun. Basın mensuplarımız yeri geliyor bir savaşın ortasına giriyor, yeri geliyor soğuk bir kış gününde saatlerce çekim yapmak zorunda kalıyor; bu gün zor şartlar altında çalışan basın mensuplarının günü.24 Temmuz 1908 tarihinde Türk Basınında sansürün kaldırılması nedeniyle, her yıl 24 Temmuz günü "Gazeteciler ve Basın Bayramı" olarak kutlanıyor. Günümüzde her insanın bilgiye ulaşma, doğruları öğrenebilme ve kendi fikirlerini ifade edebilme özgürl...
  • “Bozulan Almanya ilişkilerinin perde arkası ve Batı’da bir Türkiye dostu”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI, MANŞET

    "Türkiye-Almanya ‘dostluğunun’ tarihsel gelişimi" Türkiye-Almanya ilişkileri yaklaşık olarak 250 yılı aşkın bir geçmişe sahip.İlişkilerin başlangıcı 1761 tarihinde Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” ile başladığı düşünülmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye ile Almanya arasında doğrudan bir savaş yaşanmamış. İngiliz ve Fransız Donanmalarından kaçarak İstanbul'a sığınan ve Osmanlı devletince satın alınan  “Gobel ve Braslav” adlı iki Alman kruvazörünün, "Yavuz" ve "Midilli" isimler...
  • “DƏMİR BARMAQLIQLAR”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

     O, dünyanın ən qəribə həbsxanasıdır. Bəli, ən qəribə... Çünki hökmü məhbusunun əli ilə imzalanır. Hakimi də elə dustaqının özü olur. Nəticədə, bir insan HAKİM, MÜTTƏHİM və VƏKİL qisminə bölünərək, öz-özlüyündə haçalanır. Qurulan məhkəmədə hər üçünün də nitqində həqiqət danışır. Acınacaqlısı odur ki, hər biri söylədiklərində haqlıdır. "HAKİM" verdiyi qərarında, "MÜTTƏHİM" etiraflarında, "MÜDAFİƏÇİ" isə qurbanın müdafiəsində doğru və yalnışları göstərməyə çalışır, hər kəsə. ŞAHİD isə susur. Üzündəki istehza ifadələri ilə izləyir, üçtərəfli dialo...
  • “Ayaq səsləri”- hər kəsin həyatından bir pay…

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

        “Ayaq səsləri” adlı psixoloji romanın bəlkədə müəllifdən sonra oxuduğu ilk insanam. Roman digər romanlardan fərqli olaraq öz həyat hekayəsi ilə fərqlənir. Hər şey elə müəllifin qeyd etdiyi” Məqsədə çatmaq üçün hər şeyə hazır olmalısan”, kəlməsindən başlayır desəm yanılmaram. Həyatın hər bir üzüylə zaman keçdikcə tanış oluruq. Ən çətin omür fəslimiz qocalıqdır desək yəqinki, bir çoxları məndən inciməz. Bir qadına aşiq olub,onu ömrünün sonuna kimi gözləmək hər sevənin həddi deyil. Elə ordaca illər əvvəl söz verdiyi skmayada əyləşm...
UA-36507442-2