logo

reklam
09 Temmuz 2015

TÜRKİYE'DE KADIN OLMAK- TUNCELİLİ TENZİLE HANIM ANLATIYOR


Dilek EJDER
gothereblackeagles4536@hotmail.com

timthumb

 

 

 

 

TÜRKİYEDE KADIN OLMAK- TUNCELİLİ TENZİLE HANIM ANLATIYOR

 1-Güneydoğu

2-Doğu

3-Karadeniz

 4-Ege

 5-Marmara

 6-Akdeniz

 7-İç Anadolu bölgelerinden Türkiye’de kadın olmak ve kadın olmanın ortak kaderine şöyle bir bakalım…

DOĞU BATI SENTEZİYLE DOĞU’DA KIZ, TÜRKİYE’DE KADIN OLMAK…

DOĞU BATI SENTEZİYLE MEZHEBLERDE CİVA VE SU GİBİ KARIŞMAK…

DOĞU BATI SENTEZİYLE EDİRNEDEN KARS’A HER YÖNÜYLE YOĞRULMUŞ TÜRKİYE GERÇEĞİ, İŞTE TÜRKİYEDE KADIN OLMAK… DİNLE…

Tuncelili Tenzile Hanım anlatıyor

Bizim çok iyi, çok hoş komşularımız vardı. Çok da iyi yetiştirdikleri Ali adında bir erkek çocukları! Tüm engellere sur çekip, cihana baş kaldırırcasına sevdik birbirimizi. Sevdik amma onlar Alevi bizse Sünni idik. Ailem ölse vermezdi beni ona. Bende ölsem ondan başkasını almazdım. Ali’nin ailesi komşu olarak çok iyi olsa da, bana koca evi olarak nasıl bir ev olacaktı? Onu bilemiyordum tabi ki. Ali’nin annesi Senem Hanım çekti beni kenara; “Bak Tenzile bilirsin seni kızım gibi severim. Lakin bizle siz cıva ve su gibiyiz; karışsak ta karışamaz, yin ayrı yollardan baş çıkartırız. Suyla cıvayı karıştır bakalım karışacak mı? Cıva suyun ortasını delerek yine kendi yoluna, su cıva’ya zerre karışmadan kendi akımına gider. Düşün taşın bu işin sonu zor olacak! Eğer gerçekten sende bizim inanışlarımızda olacaksan bu iş olur. Lakin bugün sevda uğruna “Bende sizin inanışlarınızda olacağım” der ve yine yarın döneceksen bu iş olmaz, olmaz! Sende bizim ideolojilerimizin ağında ağ örmesen, yarın çocuğun senin gibi, yahut babası gibimi düşünecek? Ben onun derdindeyim yoksa herkes düşüncesinde, mezhep farklılığında,  inanışında özgürdür. Lakin ben torunumun ikilemde olmasını değil de, tek görüşte olmasını isterim. Ali ile konuş; ya o Sünni olsun… Ya da sen Alevi olacaksın…”dedi. Ben sevdadan başka hiçbir şeyi bilmezdim; Sünni nedir, ne demektir? Alevi nedir, ne demektir? Ben bunları hiç bilememiştim; çünkü büyüklerimiz öylesine iç içe yaşamış, öylesine benimsemişler ki birbirlerini… Ne Sünni Alevi yi, nede Alevi Sünni’yi dışlamış ortak paydada kardeşçe yaşamışlardı. Fakat herkes kendi hanesinde; kendi başkalığını, kendi inanışını, kendi kültürünüde yaşıyormuş haklı olarak. Ama ben bu başkalıkları nerden bilecektim ki? Bildiğim tek bir şey vardı, gördüğümde; insan, insan değil miydi? İnanışlar, mezhep farklılığı tabi ki çok önemliydi fakat bildiğim tek bir şey vardı ki, Allah bir, Peygamber haktı. Diğer peygamberlerde Hz Muhammed’den sonra, hepsi de bizim peygamberlerimiz değilmiydi..? Ali ile anlaşıp kaçarak evlendik. Ailem çok harisleşerek,  “Neden bizim gibi Sünni Kürt’le değil de, Alevi kökenli Zaza ile evlendin?” diyerek evlatlıktan ret ettiler beni! Gözüm aşktan başka neyi görüyordu ki; zaten yaşımda küçüktü dünyayı daha yeni yeni tanıyordum. Ben nerden bilirdim ki bu kadar yol ayrımlarını ve bu ayrımlar yüzünden başımın ne kadar çok ağrıyacağını! Evlendik her şey güzel gidiyordu, ailemin bana kırgınlıklarının geçmemesi dışında.

Dedim ya, dünyayı tanımıyordum ki; bir bulanık resim gibi tanıdıkça dünyayı, gittikçe o resim daha da belirginleşmeye ve tüm çıplaklığıyla karşımda durmaya, cıva ve su ayrımın gürültüleriyle kulağımda çınlamaya başlamıştı.

Ben onları kabul etmiştim fakat onlar bendeki Sünni izlerimi silmek için beni çok hırpalıyorlardı. Belkide farkında olmadan. Bu hırpalamalarla kendime geldim. Zaman geçtikçe aşkın, sevdanın, mutluluğun, önüne geçen bazı durumlar oldu ve bu durumlar iyi giden evliliğimizi gittikçe uçuruma doğru götürdü. Önceleri sadece yavaş yavaş başlayan anlaşmazlıklar, sonraları yerini ağır hakaretlere ve kabullenmemelere bırakınca, olmayacağını anladık. Artık ben Ali’nin gözündeki kendi resmimi görebiliyordum; o beni mezhep farklılığımız nedeni ile haram et gibi görüyordu. Belki bende farkına varmadan onu öyle görüyordum… İkimizde birbirimizi nasıl gördüğümüzün resmini, gözlerimden yansıtıyorduk birbirimize… Üç tanede çocuğum vardı. Fakat çocukların gözlerindeki resmime bakınca, onlarında beni mundar et gibi gördüklerini çok açık görebiliyordum. Bu gördüklerim canımı çok ama çok yakıyordu. Karşımda duranlar el değil, alem değil, yeddi yabancı değil, düşmanım değil; kendi canımdan, kanımdan beslediğim çocuklarımdı. Kaynanam zamanında beni uyarmakta ne kadar haklıymış. Ne kadar yüce bir insanmış ki benim yaşayarak anlayacağım gerçekleri o en başından bana anlatarak görmemi sağlamaya çalışmış. Fakat ben bana gösterilmek istenilen gerçeğin aynasını görmemekle ısrar etmiştim. Çocuklarımla ayrı mezheplerdeydik, görüşlerimizde ayrı düşüyordu; hatta bu yol ayrımlarımız dünya görüşlerimizde de bizi ayrı görüşlere saptırıyordu. Benim doğrum onların doğrusu olsa bile, onlar o doğrudan da vazgeçip yanlışın eteğinden tutup, onu doğru diye savunuyorlardı. Çocuklarım ana düşmanı fakat baba tutkunlarıydı. Tıpkı babaları gibi, bana karşı savaşa geçecek üç tane düşman yetiştiriyordum kendime; ama ne olursa olsun, koynumda belediğim, ninnilerle elediğim benim evlatlarımdı. Ben anneydim anne. Hal böyle olunca da, eh anneyim ya, ne yapacaktım? Tabi onları büyüttükten sonra yollarımızı ayıracaktık Ali ile. Öylede yaptık. Ailem kabul etmedi beni. Bir arkadaşım vardı Dilara adında. O okumuş, mektep görmüş öğretmen olmuştu. İstanbul da öğretmenlik yapıyordu. Tamda o sıralar Tunceli’ye gelmişti. İstanbul’da bir küçük sığınma evinin olduğunu söyledi. Bu iltica evini açan çok kavi bir hacı amcaymış. Kendisi Almanya’da yaşıyor,  6 katlı çift dairesinin üçünde de benim gibi çaresiz kadınlar barınıyormuş. Diğer üç katın kirasıyla geçiniyorlarmış… Hem hacı amca parada gönderiyormuş onlara..! Dilara İstanbulda kol kanat gerecekti bana. Sığınma evinin adresini verdi fakat aynı anda İstanbul’a gidecek olursak herkesler şüphelenir” Ben Dilara öğretmenden sonra çıktım yola; sağ olsun oda İstanbul’da karşıladı beni. Dilara öğretmenle beraber gittik sığınma evine fakat yer yoktu! Üç dairenin üçünde de altışar kadın kalıyordu. Beni hangi oda yedinci kadın olarak alacaktı ki? Hangisi alsa beni, o dairenin bir fazla geçim darlığı olacaktı elbette. Ne yapacaktım? Yalvardım yakardım üç daireli kadın sığınma odalarındaki hemdertlerime. Anlamazlar mı halimi? Nede olsa onlarda benim geldiğim çaresiz bir gömleğin içinden çıkıp gelmişlerdi. Kura çekecektiler. Kuraya göre yerim belirlenecekti. Kura sonucu 3 nolu kadın sığınma dairesine yerleştirildim. Ne zor bir durumdu bu. Rabbim kimseleri düşürmesin. Tanımadığın insanlarla bir arada olmak, aynı havayı teneffüs etmek zorunda olmak..! Uzanmak istediğinde uzanamazsın! Konuşmak istediğinde belki konuşamazsın. Ya da canın hiç konuşmak istemezken konuşmak zorunluluğu. Sokakta kalmakla arasında tabi ki çok fark vardı. Lakin ruhum öyle demiyordu. Bir sürü dikiş atılmıştı dikiş tutmaz ruhuma! Ruhum bir garip firardaydı. Şükürde etmiyordu mantığım; “Sokakta kalsaydım daha mı iyi olurdu ne?” diyordu mantığım.  Fakat yüreğim mantığıma kulak vermiyor ona katılmıyordu. Allah’ım bu nasıl bir dünyaydı? Biz insanlar neden en başta düşünmemiz gereken her şeyi hatta en önemli şeyleri en sona bırakarak, hayatlarımıza da böylece nokta koyuyoruz, mutluluklarımıza da? Neden? Ya da neden birbirimizi severken orta da ciddi engeller olmadığı halde, hayatı birbirimize zehir, tadımızı birbirimize zıkkım ediyoruzki? Neden? Neden bir üstünlük savaşı veriyoruz birbirimize? Neden? Kim kimden üstün olabilir? Hepimiz insan değil miyiz? Bizi birbirimizden ayıran özelliğimiz nedir? Artılarımız, eksilerimiz olsa da,  ki insanız mutlaka yinede eksilerimiz olacaktır. Sonuç itibariyle insanız. İnsanız ya bu yetmez mi? Neymiş? Aleviymiş Sünniymiş… Ülen insanı insandan ayıran düşünceleriniz batsın… Bu düşüncelerinizle dünyayı online casino batırdınız; karıştırıcı sirenleriniz dünya teninde…  Neyse! Sığınma evinde herkes yani benim gibi mağdur tüm kadınlar hayatın kendilerine vurduğu tokatla acımasızlaşmışlardı; tıpkı hapishane koğuşu gibi; önce gelen sonra gelene hüküm etmiş, sonra gelen hepsine minnet duyar gibi, mecbur gibi ve tek sığıntı oymuş gibi diğerlerine hizmet etmek zorunda kalmış. Orda da bir üstünlük savaşı vardı; ezmek, itmek, hor görmek, “Ben varım, biz değil,” “Önce ben vardım, sen değil,” “Ben sığıntı değil, ben evin hanımı, sen sığıntısın haddini bil” tavırları öylesine hâkim diki… Katılaşmıştı hayatta en çok ezilenlerin yüreği. Kısa bir süre sonra bir yaşlı kadına bakıcı aranıyor diye ilan gördüm bir elektrik direğinin üstünde.  Verilen adrese gittim. Tedirgindim de. Ya bu bir tuzaksa ne yapacaktım! Kapıyı çaldım. Bir kız çocuğu kapıyı açtı. Durumu anlattım ve hemen yatılı olarak işe alındım. Babaannesiyle yaşayan öğrenci Selin’in Ankara’ya gitmesi gerekiyormuş; o nedenle bakıcı tutma ihtiyacını duymuşlar. Çok zenginlerdi. Selin’in annesi genç yaşta dul kalınca, Fransa’da yaşayan bir Türk’le evlenip Fransa’ya gitmiş. Hem de üç yaşında Selin’i, babaannesi Zeliha Hanım’a bırakarak! Selin anne olarak babaannesini kabul etmiş. Onda görmüş anne şefkatini. Bir hafta Selinle dertleştik; çok alıştık birbirimize… O benden anne şefkatini buluyor, bende onda çaresiz yüreğime bakan bir çift merhametli göz. Selin’i Ankara’ya uğurladıktan sonra Zeliha Hanımla hem arkadaş gibi olduk, hem de elimden geldiğince ona çok iyi bir hemşire olmaya çalıştım. Zeliha Hanım’ın evine muhteriz Tenzile Hanım olarak gitsem de, geçen zaman içinde sivilize olmayı da ihmal etmiyordum. Büyük anne Zeliha Hanımla kendi annem gibi ilgilendim. Zeliha Hanımın bakımı gerçekten çok zor, fakat dışarıda ki hayat çok daha zordu. Zeliha Hanıma tam 4 yıl boyunca baktım. Bu arada Selin Avukat çıktı. Çok sevindik; çünkü Selin sırf meslek sahibi olmak için Avukat olmamıştı. Selin’in kişiliğinde de haksızlığa karşı olunuşluk vardı zaten. İlk kapılarının ziline bastığımda karşıma çıkan Selin, aslında o zamanlardan beri bir avukattı benim için. Bir meslek bir kişilikle bu kadar mı örtüşür? Bu kadar mı yakışır mesleğin adı kişiliğe? İyi ki Selin Türkiyeliydi. İyi ki Selin ülkemizde bir avukattı ve iyi ki Selin’i tanımıştım. Selin’in tayini İzmir’e çıkmış, Zeliha Hanım’la beni de yanına alacaktı. Fakat ömrü yetmedi Zeliha Hanım’ın. Selin çok ağladı sızladı. Fakat en çokta Zeliha Hanımın hastalığı nedeniyle son yıllarda çektiği acı ve ıstıraplar için ağlıyordu güzel yürekli Selin. Zeliha Hanımın evini satmadı, hatıralarını satışa çıkartmadı Selin. Koltukların ve evdeki tüm eşyaların üstüne örtü çektik. Tüm perdeleri güneşlikleri ve panjurları çekerek çıktık evden. Ben çaresizdim. Valizim sırtımda nereye gidecektim ki. Şaşkındım! Selin’in boynuna sarılıp helallik istedim.“Ben seni bırakmam” dedi Selin! İnanamadım. Yük olmak istemedim fakat çok ısrar etti. Hatta kızdı Selin, kendince anlamsız direnişime! Çaresizdim zaten! Başka neye, kime, hangi yamaca sığınacaktım ki! Beraber İzmir’e geldik! Zeliha Hanım’ın bulaşıcı bir hastalığı varmış. Bunu doktoru son günlerinde söylemişti. Hatta bu hastalığın bana da geçmiş olabileceğini ve çeşitli testler yapmam gerektiğini söylemişti doktoru. Ancak İzmir’e yerleştikten uzun bir zaman sonra, yavaş yavaş vücuduma çöken ağır bir yorgunlukla hastalık seyir etti! Koskoca bir hayat filmim ve koskoca hayat filmimin son noktası ve son durağında, “Hani benim hayattaki umutlarım, hayallerim, her şeyim?” İşte tam bu cümlenin sonuna geldi dayandı ve son durak buradayım işte… Burası neresi mi? Burası Türkiye De Kadın Olmanın Ortak Kaderinde Bitap Düşmüşlerin Hastahanesi… 

Bu olayda suçlu ne erkek, neden kadındır. Evliliğin ne kadar ağır bir yük olduğunu bilmek gerekirken,  bir evlenme kararında her şeyin bir teraziye koyulup tartılmamasından kaynaklanan ve en başta düşünülecek şeyleri en sona bırakmanın bitişidir bu evlilik…

TUNCELİ ( Munzur Vadisi Milli Parkı, Düzgün Baba Dağı, Bağın Ilıcası, Munzur Gözeleri, Tek dişli Munzur Sarımsağı ile meşhurdur.)

Haftaya Antalyalı Kübra Hanım Anlatacak… Şimdilik Hoşça Kalın, Dostça Kalın Ama Asla Ve Asla Sevgisiz Ve Bensiz Kalemsiz Kalmayın. Sevgilerimle Dilek EJDER

 

Share
369 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

2+4 = ?

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Muhtar Anastasiadis

    23 Ocak 2017 KÖŞE YAZARLARI, MANŞET, SİYASET

    Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanlık seçimleri gelecek yıl içinde, büyük bir olasılıkla da 18 Şubat Pazar günü yapılacak. Rum lider Anatasiadis’in önünde kala kala sadece 13 ay kaldı. Politik düşünceye, uygulamaya ve takvime göre seçimlerin eli kulağında artık. Ocak ayı başında Cenevre’de yapılan Kıbrıs müzakerelerinde Anastasiadis’in karizması fena halde çizildi. Bu çizikten KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da nasibini aldı. Cenevre’de Türk tarafı adına sunduğu ve büyüklüğü yüzde 29.2 olan harita ile ilgili olarak danışmanları tarafından yanlış b...
  • Peygamberimiz Hz.Muhammed(sav)

    22 Ocak 2017 KÖŞE YAZARLARI

    ► Hazreti Peygamber (s.a.v.) Fitneyi Haber Verirken, Bunun Fâsılalarla Kıyamete Kadar Devam Edeceği Hususunu Bilhassa Tebârüz Ettirir, Vurgular. Bu Noktanın Anlaşılmasında En Güzel Örnek, Huzetfe Tu’bnu’l-Yeman’dan Gelen Bir Rivâyettir; Aynen Aktarıyoruz: İnsanlar, Hazreti Peygambere (s.a.v.) Hep Hayırdan Sorarlardı. Ben ise, Bana da Ulaşır Korkusuyla Hep Şerden Sorardım. Bir Defasında: ▬ “Ey Allah’ın Rasülu; Biz Bir Câhiliyet ve Kötülük Devrinde Yaşadık. Allah Bizi Bu Hayırla, İslâm’la Müşerref Kıldı. Bu Hayırdan Sonra, Tekrar Herhângi B...
  • EN BÜYÜK DOKUNULMAZLIK HAKEMLERİN

    22 Ocak 2017 KÖŞE YAZARLARI

    EN    BÜYÜK     DOKUNULMAZLIK    HAKEMLERİN Mevcut  Anayasa  değişiklikleri gündemde iken; bir madde  de, futbol hakemlerine dokunulmasına yönelik, konsa da; biz de şu işten bir kurtulsak... Beklentimiz bu yönde idi. Amma olmadı… Hafta sonları Ülke gündemini en çok meşgul eden konu; futbol  maçları ve  hakemleridir. Verdikleri, vermedikleri kararlar ile; günlerce konuşulurlar... Ülkede bir çok konu olmasına rağmen; onlar hep bir numaradır. Kimse hesap soramaz... Koca, koca başkanlara ceza verilir, onlar kenarda; kıs, kıs gülerler...
  • Allah İçin..

    21 Ocak 2017 KÖŞE YAZARLARI

    Aşağıdaki iki hadise dikkat edelim. Çok mühim! (İyi işe vesile olan, hayatında ve öldükten sonra da o işi yapanlar kadar sevap kazanır. Kötü işe ön ayak olana da, bu iş terk edilinceye kadar, bunun günahı yazılır.) (Bütün ibadetlere verilen sevab, Allah yolunda gazaya verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, Emr-i maruf ve nehy-i anilmünker sevabı yanında, denize göre bir damla su gibidir.) Şu halde, günah olan işlere yardımcı olmak, o günaha ortak olmak demektir. İnsanlığın dünya ve ahiret saadeti ...
UA-36507442-2