logo

Sağlık Bakanlığı bu merkezleri denetliyor mu?


facebooktwitter
Yurdagül BEYOĞLU ATUN
yurdagulbeyoglu@hotmail.com

“Ben bu haberi niye beklettim” diyerek kafamı vurduğum çok olmuştur. Yine aynısı oldu.

Gerçi benimkisi bekletmek sayılmaz. Adım başı açılan merkezleri ve Türkiye’deki reklamlarını görünce, ülkedeki tüp bebek merkezlerini aramış, kendileriyle röportaj yapmak istediğimi söylemiştim. Bundan üç sene önce olduğu gibi, yine “biz filancaya bağlıyız. İzin almadan konuşamayız. İzin alalım, sizinle öyle konuşalım” dedi bir merkezin yetkilisi.

Genç kızların para karşılığı yumurtalarını sattıkları iddialarından sonra basından çekindiklerini biliyordum. “Amacım sizi zorda bırakmak değil. Ülkede sadece turizm ve üniversitelerin ekonomiyi ayakta tuttuğu söyleniyor. Oysa yurtdışında müthiş reklamınız yapılıyor. Yılda aşağı yukarı kaç hastanın geldiğini, bunun ülkeye getirisinin ne olduğunu soracaktım” dememe karşın geri dönüş olmadı.

Bundan 15 gün kadar önce de eşim dünya basınını tararken, İngilizce bir makalede tüp bebek yapacaklara Kuzey Kıbrıs’ın önerildiğini, buradaki tüp bebek merkezlerindeki sonuçlarının başarılı bulunduğunu okumuş, bana söyledi. Makaleyi çevirelim, haber yapalım demeye kalmadı, araya başka işler, başka haberler girdi, tüp bebek merkezleri haberim elimde patladı.

Hatta benim değil, tüm toplumun elinde…

***

Sosyal medyada konu farklı noktalara çekildi. Kimi “hasta talep etmeseydi, doktor yapmazdı” dedi, kimi ise “doktor yapmasaydı, hasta mecburen o çocuğu doğuracaktı” fikrini savundu. İşin o kısmına girmeden, bu olayda iki fikrin de doğru, iki tarafın da suçlu olduğunu söyleyeceğim. Ama bana göre en suçlusu, bu olay patlak verene kadar tüp bebek merkezlerinde olan biteni görmezden gelen Sağlık Bakanlığı. Bu merkezlerde nelerin, hangi koşullarda yapıldığını, merkezlerin uluslar arası standartlara uygun olup olmadığını, merkezlerde yapılan operasyon sayısını, yılda kaç kişinin, hangi işlemleri yaptırdığını, KKTC’nin niçin tercih edildiğini soruşturduğunu, bunlarla ilgili istatistiki bilgileri tuttuğunu düşünmediğim Sağlık Bakanlığı, bugün yaşananların mimarıdır.

Kapısının önünden geçerken, “bu küçük binada nasıl bunca işlem yapılır” diye düşündüğüm klinik irisi tüp bebek merkezlerinin nasıl izin aldığı kafamda büyük bir soru işareti oluştururken, izin koşulları, bir merkezin hayata geçirilmesi için kaç hekime, kaç anestezi uzmanına, kaç temizlikçiye ihtiyaç olduğunu, bu merkezlerin, bu ihtiyaçlar doğrultusunda oluşturulup oluşturulmadığını da merak etmekteyim. Hekim değilim ancak bir restoranın mutfağının dahi belli ölçülerde olması gerektiğini bilen biri olarak ameliyathanenin büyüklüğünün ne kadar olması gerektiği,  hijyen koşulları gibi konuların standartlar arasında olup olmadığını ve ülkedeki merkezlere, tüm bu kriterler doğrultusunda izin verilip verilmediğini de sorgulamak durumundayım.

***

7 aylık bir bebeği aldırmak, her dilde, her kültürde ve her vicdanda cinayet olduğu gibi, bunu haklı gösterecek hiçbir şey yok. En iyisi gebeliğe anne ve babanın ortak karar vermesi ancak bazen istenmeyen gebelikler yaşanıyor. Temenni edilmese de, bu gebeliklerin de en geç iki ay içinde

sonlandırılması gerekiyor. Yasaları çiğneyerek, 6-7 aylık bebeğin canına kıyan anneye, “Bunca zaman aklın neredeydi” diye sorma hakkımız var lakin şu da bir gerçek ki, bu kişilerin üyesi oldukları toplumda evlilik dışı ilişkiden doğan çocuğun toplumda yer bulması mümkün değil.  Dışlanma ve hatta -bazı bölgelerde -canından olma korkusuyla okul tuvaletinde doğurduğu çocuğu öldüren, tüm vicdani melekelerinden sıyrılarak 7 aylık çocuğundan kurtulmak için bıçak altına yatan kişileri yargılayanların, bu korkuları anlayabilecek kültürden gelmeleri gerekiyor. Zira cinselliğin rahatça yaşandığı, evlilik dışı hamileliğin kınanmadığı, hamile kaldığında annesiyle kürtaja gidebilen toplumlarda, bu korku ve kaygının anlanması hayli zor.

Share
281 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

4+2 = ?

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

      Ülkemizdeki basın mensuplarının günü olan 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı kutlu olsun. Basın mensuplarımız yeri geliyor bir savaşın ortasına giriyor, yeri geliyor soğuk bir kış gününde saatlerce çekim yapmak zorunda kalıyor; bu gün zor şartlar altında çalışan basın mensuplarının günü.24 Temmuz 1908 tarihinde Türk Basınında sansürün kaldırılması nedeniyle, her yıl 24 Temmuz günü "Gazeteciler ve Basın Bayramı" olarak kutlanıyor. Günümüzde her insanın bilgiye ulaşma, doğruları öğrenebilme ve kendi fikirlerini ifade edebilme özgürl...
  • “Bozulan Almanya ilişkilerinin perde arkası ve Batı’da bir Türkiye dostu”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI, MANŞET

    "Türkiye-Almanya ‘dostluğunun’ tarihsel gelişimi" Türkiye-Almanya ilişkileri yaklaşık olarak 250 yılı aşkın bir geçmişe sahip.İlişkilerin başlangıcı 1761 tarihinde Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” ile başladığı düşünülmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye ile Almanya arasında doğrudan bir savaş yaşanmamış. İngiliz ve Fransız Donanmalarından kaçarak İstanbul'a sığınan ve Osmanlı devletince satın alınan  “Gobel ve Braslav” adlı iki Alman kruvazörünün, "Yavuz" ve "Midilli" isimler...
  • “DƏMİR BARMAQLIQLAR”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

     O, dünyanın ən qəribə həbsxanasıdır. Bəli, ən qəribə... Çünki hökmü məhbusunun əli ilə imzalanır. Hakimi də elə dustaqının özü olur. Nəticədə, bir insan HAKİM, MÜTTƏHİM və VƏKİL qisminə bölünərək, öz-özlüyündə haçalanır. Qurulan məhkəmədə hər üçünün də nitqində həqiqət danışır. Acınacaqlısı odur ki, hər biri söylədiklərində haqlıdır. "HAKİM" verdiyi qərarında, "MÜTTƏHİM" etiraflarında, "MÜDAFİƏÇİ" isə qurbanın müdafiəsində doğru və yalnışları göstərməyə çalışır, hər kəsə. ŞAHİD isə susur. Üzündəki istehza ifadələri ilə izləyir, üçtərəfli dialo...
  • “Ayaq səsləri”- hər kəsin həyatından bir pay…

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

        “Ayaq səsləri” adlı psixoloji romanın bəlkədə müəllifdən sonra oxuduğu ilk insanam. Roman digər romanlardan fərqli olaraq öz həyat hekayəsi ilə fərqlənir. Hər şey elə müəllifin qeyd etdiyi” Məqsədə çatmaq üçün hər şeyə hazır olmalısan”, kəlməsindən başlayır desəm yanılmaram. Həyatın hər bir üzüylə zaman keçdikcə tanış oluruq. Ən çətin omür fəslimiz qocalıqdır desək yəqinki, bir çoxları məndən inciməz. Bir qadına aşiq olub,onu ömrünün sonuna kimi gözləmək hər sevənin həddi deyil. Elə ordaca illər əvvəl söz verdiyi skmayada əyləşm...
UA-36507442-2