logo

reklam

NEDEN “EVET” DEMELİYİZ?

Mehmet Haşim Karaman adlı babanın kızına yazdığı bu duygu yüklü mektubu hem kendimize,hem de kendi evlatlarımıza yazılmış gibi okuyalım…

Bu yıl ilk kez oy kullanacak kızıma mektup:
NEDEN “EVET” DEMELİYİZ?

Sevgili kızım,
Doğduğun gün daha dün gibi aklımda.
Evime bir güneş gibi doğmuştun.
O yüzden isminin yanına “Nur” eklemiştim. Evime, dünyama ‘ışık saç’ diye.
Yıllar yılları kovaladı. O küçücük çocuk kocaman bir genç kız oldu.
Sen artık kendi kararlarını verecek hatta yeni değişiklikle milletvekili olacak yaştasın.

Canparem,
Bu yıl ilk kez 16 Nisan’da yapılacak referandumda “ülkenin geleceği için” oy kullanacaksın.
Ülke yönetiminde artık senin de bir sözün olacak.
Neden “Evet diyeyim?” diye soruyorsun haklı olarak.
Çünkü, ülkemizin geçtiği süreci; yaşadığı gelgitleri görmedin yaşamadın.
Ülkemizin, bahtının yeniden şekillendiği 2002 yılında sen sadece 4 yaşında küçücük bir yürektin.

Sevgili kızım,
Hatırlıyor musun, bir gün iftar sofrasında her zaman olduğu gibi ülkemizi yönetenlere uzun uzun dua edince “Baba, bu kadar duayı bizim için bile etmiyorsun” diye sitem etmiştin.

“Evet kızım, Cumhurbaşkanımıza, Başbakanımıza, yöneticilerimize kazadan beladan uzak olmaları ve başarıları için çokça dua ediyorum. Çünkü onlara dua ederken; aslında size dua ediyorum. Çünkü sizin geleceğiniz, sizin mutluluğunuz yöneticilerimizin ülkemizi, basiretle, ferasetle, dirayetle, yönetmelerine bağlı” diye cevap vermiştim bende.

Dün ve bugün her gün, her an yöneticilerimize hangi saikle dua ediyor isem, yapılacak referandumda da o nedenle sandık başına gideceğim ve can-ı gönülden, aşkla, şevkle “EVET” diyeceğim.

Çünkü, birilerinin iddia ettiği gibi MESELE BİR KİŞİNİN DEĞİL; HER KİŞİNİN MESELESİ.
Mesele, memleket meselesi.

Göz aydınlığım, canım kızım.
Sen büyürken ben yaşlanıyorum. Bugün 48 yaşındayım.
Bu 48 yılda çok şey gördüm, çok şey yaşadım.
Belki başka ülkelerdeki insanların 100 yılda görmediğini ben bu coğrafyada 48 yılda gördüm.
Ülkemin, coğrafyamın her türlü halini gördüm.
100 yıla yakın bir süredir herhangi bir dış savaş görmeyen bu güzelim ülkemin bir yangın yeri haline getirildiğine defalarca şahitlik ettim.
Ülkem adına zaman zaman güldüğümde oldu.
Ama daha çok ağladım.
Ülkem insanın; sefaletine, ezilmişliğine, hor görülmesine, değerlerinden ötürü aşağılanmasına, insan yerine konulmamasına, zulme uğramasına çokça şahit oldum; çokça üzüldüm; çokça ağladım.

Daha ilkokulda iken, ülkemin şiddet sarmalında nasıl can çekiştiğine şahit oldum.
Hemen bitişiğimizdeki evde oturan ilkokul öğretmenimin evinin bombalanışına şahit oldum.
Sonra, yaşadığım ilin belediye başkanının gönderilen bombalı paketle şehit edilişine, ardından güzelim şehrimin yangın yerine dönüşüne, kurtarılmış, mahallelerin, köylerin, kasabaların varlığına şahitlik ettim.

Gaz kuyruklarını, şeker kuyruklarını, yağ kuyruklarını gördüm, yaşadım.
Bir kilo kıyma alabilmek için bir gün, bir tüpgaz alabilmek için üç gün sıralarda bekledim.
Yanlış kurulan bir sistem yüzünden, aylarca kurulamayan hükümetleri, yönetilemeyen, yönettirilmeyen, yokluklara mahkum edilen, kaosun kucağına itilen bir ülkede yaşamanın zorluğunu yaşadım.

Bilmem kaç yüzüncü tur seçimlere rağmen Cumhurbaşkanı’nı seçemeyen aylarca başsız kalan bir ülkede yaşamanın zorluklarını yaşadım.
Hani dürüstlüğü (!) nedeniyle övgü konusu olan hatta kerameti kendinden menkul mehdi bozuntularının şefaatine(!) nail olan Ecevit’in bakanlık vaadiyle (Güneş Motel hadisesi) milletvekillerini nasıl transfer ettiğini, kirli milletvekili pazarlıklarını gördüm.

Sonra, yönetilemeyen bir Türkiye’yi demir balyozla yönetmeye çalışan 12 Eylül darbe yönetimini, Kenan Evren’i gördüm.
Gelecekleri zindanlarda çürütülen, işkencelere uğrayan onurları, şerefleri bir kalemde çizilen insanlarımızı gördüm.
Daha 17 yaşında idam edilen geçlerimizi gördüm.

Özal’ı gördüm sonra.
Ülkesi için çırpınan kaybedilen onlarca yılı telafi etmek için gece gündüz koşturan; ama elini kolunu bağlayan sistem nedeniyle çaresiz kalışını gördüm.
Cumhurbaşkanlığı sırasında kendisinin atadığı Mesut Yılmaz ile olan kavgalarını. Sistemin tıkanışını Cumhurbaşkanlığında iş yapamaz hale getirilişini hatırlıyorum.

Sonra Demirel’in Cumhurbaşkanlığı dönemindeki iki başlılığı, Demirel’in “kızım” diyerek Başbakanlığa taşıdığı Çiller ile kavgasını dün gibi hatırlıyorum.
Yılmaz ve Çiller’in koalisyon için kirli pazarlıklarını ve bu kirli pazarlıklar sonucu kurulan hükümette, aynı gemide olmalarına rağmen birbirlerinin altını oyma gayretlerini iğrenerek hatırlıyorum.
Kumarhanede yumruk yiyen, medya patronu tarafından pijama ile karşılanan başbakanları, siyasetin, siyasetçinin dibe çöküşünü içim acıyarak hatırlıyorum.

Genel seçimlerin akabinde birinci parti çıkmasına rağmen kendisine hükümeti kurma görevi verilmeyen Erbakan’ı ve yüzündeki o mahzun tebessümü acı içinde hatırlıyorum.
Bir yıl gibi çok kısa sürede çok büyük başarılara imza atmış olan Refah Partisi-DYP koalisyonunun (satın alınan/tehdit edilen milletvekilleri istifa ettirilerek); Süleyman Demirel (merhum diyemiyorum maalesef), 5’li çete ve diğer vesayet odakları tarafından yıkılışını;

Akabinde kendinden başka tek bir oyu bile olmayan Yalım Erez’e milletin verdiği oylar hiçe sayılarak hükümet kurma görevini verilmesini dişlerimi sıkarak hatırlıyorum.

Omuzlarında apoletleri olan bir alçağın emrinde olduğu ülkenin Başbakanına küfürler etmesini TV’de izlerken hırsımdan duvarları nasıl yumrukladığımı, dişlerimi kanatırcasına nasıl sıktığımı acı içinde hatırlıyorum.
Askerin siyasetçiler üzerindeki vesayetini “Biz ne kadar izin verirsek siz o kadar ‘demokrasicilik’ oynayabilirsiniz” tavırlarını teessürle hatırlıyorum.

28 Şubat sürecinde başörtüsünden dolayı subay olan oğlunun düğününe katılmasına izin verilmeyen annenin gözündeki hüznü içim kanayarak hatırlıyorum.

Okulu birinci olarak bitirdiği halde başörtüsünden dolayı sahneden zorla indirilen pırlanta gibi genç kızlarımızı, sırf başörtülü olduğu için son sınıfta okulunu bırakmak zorunda olan Tıp Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Eczacılık Fakültesi öğrencilerini; Başörtüleri nedeniyle mesleklerini yapamayan idealist öğretmenleri, doktorları yüreğim sızlayarak hatırlıyorum.

Her gün TV’lerde milletimizin ve İslam’ın yüce değerlerine küfredilişini, Kışlalarda bulunan camilerdeki Kur’anların toplatılışını (bizzat yaşadım), kopartılan irtica yaygaralarını ve vatandaş bununla oyalanırken arka tarafta içi boşaltılan bankaları, birilerine peşkeş çekilen 100 milyarları (o zaman ki para ile 100 katrilyon) hatırlıyorum.
Toplumun değerleri ile zerre ilgisi olmayan, yaşadığı toplum ile hiçbir ortak noktası bulunmayan. Ama pek muhterem Ecevit tarafından (Kim diktatörmüş? Tek başına Cumhurbaşkanı atadı.) Cumhurbaşkanlığı makamına getirilen Cumhurbaşkanı Sezer’in tavırlarını, anayasa kitapçığını fırlatışını, ülkenin bir gecede tepe taklak oluşunu, yıkılan yuvaları, borç batağı içerisinde intihar eden işadamlarını, yüzde 6500’leri (rakam hatalı değil gerçek 6500) aşan faiz oranlarını, yüzde 100’ü geçen enflasyonu çaresizlik içinde hatırlıyorum.

Sonra canım kızım, ilaç alamayan, hastaneye gidemeyen ya da ilaç ve hastane kuyruğunda ömür tüketen; parasını ödeyemediği için hastanede rehin kalan hastaları, hastane parasını ödeyemediği için annesinin babasının, evladının cenazesini alamayan cefakâr Anadolu insanını hatırlıyorum.

1 milyar dolar gibi bugün mazlum milletlere yaptığımız yardımların zekâtı sayılabilecek bir IMF desteği için Kemal Derviş’in bir müstemleke komiseri olarak ülkeme gönderilişini de hatırlıyorum.
2002 seçimlerinde tüm partileri silip süpürmesine rağmen, birinci gelen partinin liderinin “muhtar bile olamaz” naralarıyla milletin teveccühüne rağmen, millet iradesinin yok sayılmasını milletvekili bile olamayışını, başbakan olduktan sonra da vesayetçilerin, üstten bakışlarını iğrenerek hatırlıyorum.

Milli iradenin tecelligâhı TBMM başkanının verdiği ve teamüller gereği eşli yapılması gereken resepsiyona sırf başörtülü olduğu için eşinin katılamayışını, ona ambargo koyanlarının edep dışı davranışlarını hatırlıyorum.

2007, 27 Nisan’ında yapılan Post modern darbeyi, ama bu defa şapkasını alıp kaçmayan dik duran Recep Tayyip Erdoğan’ı bu kez gururla hatırlıyorum.

Sonra 2007 o zaman ki CHP Genel Lideri Baykal’ın “eşi başörtülü biri cumhurbaşkanı olamaz” sözlerini, engellenmeye çalışılan Cumhurbaşkanlığı seçimini, odalara hapsedilerek oy kullanılması engellenen milletvekillerini, TBMM’nin her türlü engellemeye rağmen millet adına gerçekleştirdiği Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin milletin değerlerinden bihaber zerzevat (yanlış kullanmadın bilinçli olarak zerzevat dedim) tarafından iptal edişini; mevcut sistemin -demokrasi adına- demokrasi düşmanı güçler tarafından tıkanışını, zorunlu olarak Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi için referanduma gidilmesini ve halkın büyük bir çoğunluğunun bu değişikliği onaylamasını
(Bugün yapılan referandum da o gün yapılan referandumun bir sonucudur.) hatırlıyorum.

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin 2007 seçimlerinin akabinde Cumhurbaşkanının seçilmesi konusunda adı gibi devletten yana tavır alışını, ülkenin önünün yeniden açılmasını şükranla hatırlıyorum.
Sonra eşi başörtülü diye başkomutanını (Cumhurbaşkanı aynı zamanda Ordunun başkomutanıdır.) ile tokalaşmayıp, ona sırtını dönen edep yoksunu generalleri hatırlıyorum.

AK Parti- MHP’nin ortak olarak TBMM’den 411 gibi rekor bir oyla kabul ettiği ve başörtülü kardeşlerimizin inandıkları gibi okula gidip gelmelerine, çalışmalarına imkân sağlayan yasanın yine vesayet odakları tarafından iptal edilişini, Gazetelerdeki “411 el kaosa kalktı” diye atılan manşetleri öfke ile hatırlıyorum.

Neredeyse toplumun yarısının oy verdiği bir partinin 2007’de yine komik gerekçelerle kapatılmaya çalışılmasını ve bu süreçteki uykusuz gecelerimi hatırlıyorum.

Aylarca boş kalan devlet makamlarını, görevini yapmayan yapılacak her güzel işin önüne takoz koyan; Başbakan’ın, bakanların talimatlarını yerine getirmeyen ama görevlerinden de alınamayan askeri ve sivil bürokratları ve ülkemin bu bürokratlar eliyle yönetilemez hale getirilişini; Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların, bakanların nasıl çaresiz kaldıklarını hatırlıyorum.

Evet, sevinçlerimin kaynağı sevgili kızım,
Şimdi anlatınca sana belki inanılmaz, belki komik geliyordur. Ama ben ve benim kuşağım yaşadı bütün bunları.
Bütün bu yaşadıklarımızın sebebi bir türlü kurulamayan kendi içinde bile birliği, dirliği olmayan hükümetler, bu boşluktan faydalanarak ortaya çıkan ordu, medya, yargı ve diğer iktidar ortakları ve eli kolu bağlı siyasetçiler.

Bugüne kadar bu böyle gitti. Ama kritik bir süreçteyiz. Dünya yeniden bir yapılanmanın eşiğinde. Kartlar yeniden karılıyor, haritalar yeniden çiziliyor. Bu dönem zayıf hükümetleri kaldırmıyor, kaldırmayacak. Bu dönemde dirayetli liderlere, güçlü hükümetlere ihtiyaç var.
Yoksa Allah muhafaza, olacakları aklımın ucundan bile geçirmek istemiyorum.

Evet, sevgili kızım,
Söylenecek daha çok şey var ama, senin beni anladığını düşünüyorum. O yüzden daha fazla söze gerek yok.

Gün karar günü.
Şimdi senin ve akranlarının önünde iki yol var.
Ya bana ve benim kuşağımdaki nesillere bütün bunları yaşatan vesayet rejiminin devamı için bu referandumda “Hayır” oyu kullanacaksın.

Ya da sen ve senin çocukların bizim neslin yaşadıklarını yaşamasın, daha modern, daha güçlü, daha yaşanabilir bir Türkiye’de yaşasın diye “EVET” diyeceksin.

Sözde senin, kararda senin.
Seni çok seven, senin ve ülkemin tüm çocuklarınını geleceği için herşeyini feda etmeye hazır.

Baban M. Haşim KARAMAN

MERCEKHABER GAZETESİ ÖZEL

Etiketler:
Share
527 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

5+7 = ?

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

UA-36507442-2