logo

06 Şubat 2016

KÖŞE YAZMANIN KURALLARI


Dilek EJDER
gothereblackeagles4536@hotmail.com

timthumbKÖŞE YAZMANIN KURALLARI

Evet, bugünkü konumuz köşe yazmanın kuralarını ele almak olsun…

“Bu sizin işiniz, bize ne?” dediğinizi duyar gibi oluyorum ama; bize ne olur mu hiç! Bende sadece yazmıyorum ki, öyle değil mi?  Aynı zamanda “Okuyorum” ihtimalinide unutmamak lazım…

Gel gelelim; bir yazıyı okuma sürecim oldukça sancılı oluyor… O başka! Neden mi? Neden olacak canım… Yok efendim, devrik cümlelerin olunmuşluğuna, olunmamışlığına bakmak… Yok efendim, cümle içinde kelimeler anlamlarıyla el ele tutuşup doğru yerlerini bulmuşluklarına, yada bulmamışlıklarına bakmak…

Yok, anlam kargaşasına… Yok, aynı kelime çokluğuna… Yok, cümle tekrarı kalabalığına… Yok, zaman kargaşası vs vs olasılığını sobelemek; sonrada cümlelerin içine düştüğü hallerine öfkelenip o yazıyı evvela şöyle bir zihnimde kopyalayıp tekrarları çıkartmak… Anlamsız cümleleri budayıp, yersiz kelimeleri yerlerine yerleştirmek mecburiyetim oluyorda ondan… İşte bütün bu yersizlikler bi hayli yoruyor ve  kızdırıyor beni. Sonra gülüyorum kendi halime; “Bana ne?” diyorum! Galiba bu konuda bananeciliğimin ilk adımını atıyorum! Gibi gibi!

Geçen gün bir yazı okudum… Bu kadar mı baştan sona hatalar zinciri olur, bu kadar mı pes dedirtir! Üstelik ulusal gazetenin birinde yerini almış. Hani en az bir hafta üzerinde çalışılması gereken bu yazı adeta bir çocuk, bir ergen, bir toy… Çok çiğ, çok anlamsız ve başlı başına kör düğüm.

Evet yazmak güzel bir arkadaştır;  ama dizayn isteyen, normlarının dışına çıkıldı mıydı resmini asla ve asla çerçeveye koymayan bir arkadaştır…  Bu “Zor” arkadaşın ince ve katı bir karakteri vardır, bir modeli yani. Çok düzen ister, çok disiplin ister, tartıda denge ister… Kaleminizin düzlük ölçümüyle, denge nabzının yoklanmasını ister… Ha bütün bunlardan biri yerini yadırgayıp sarsıldı mıydı, bir ağırlık gelir gramerine, biter sizdede… Buda, sesli okunduğunda akışkanlığını kaybettirir. Yani, yazı bitimi sonrasında sesli okuma finale hazırlayan son demdir ve bundandır ki, tüm aklını dilinin, sesine yollarsın… Eğer bir akışkanlık varsa dilinde, bir ahenk varsa sesinde?..  Evet, artık final hazırlıkları tamamdır… Çekilsin alfabe ahalisi, haseki ebehan sultan hazretleri, doğum odasına doğru süzülüp gelmektedir; zira an, yazının doğum anıdır artık.

Ama…

Ama işte, tüm bu kural dışı zorakilikleri, okuyucuya hakaret saymayayım mı ben şimdi? Buda benim işim; zira beş yaşında kendimi yazı kalem mutfağına yollamış, o mutfakta edebiyatın leğeninde yoğrulmuş, havanında dövülmüş, türküsün de akmış, kanaviçesin de işlenmiş… Kısacası o mutfağa tüm hayatını adamış ve o yolculukta sanatın tüm dallarıyla da aynı gönül köprüsünden geçtikleri için kardeş olmuş bir kalem olarak, buna hakkım var diye düşünüyorum. Herkes kendi bilgi alanında konuşur öyle değil mi? Aksi düşünülemez bile! O halde biz yine kendi bilgi alanımızda olduğumuz konumuza dönelim ve kısa kısa açıklayalım…

Mesela birkaç kelime vardır çok masum görünseler de, kalemden çıkıp sayfalara döküldüğü an, cümleler arasında çok tehlikeli durur; tıpkı, o cümleleyi zabıtalara tutuklatan bir fener gibi.

Mesela; “Öyle ya” şimdi bu kelime ne kadarda masum, değil mi? Ama, ama işte inanın hiçte öyle değil; /öyle ya/ siz onu bir cümlenin anlam çıtasını yükseltmek amacıyla değil de, sadece teyit etmek için kullanırsanız işte o artık masum olmaktan çıkmış tehlikeli bir kelime olur;  tüm köşeyi yerle yeksan eden bir kelime yani.

Şimdi birde şu vardır; siz bir cümleye anlamı sığdırdınız cümle bitti…  Sıradaki cümleye geçiş yapıldığında, üstteki cümle yarım kalmış kaygısıyla tekrar tekrar aynı anlamı yüklediniz…  İnanın doğru cümleyi de yitirirsiniz; zira oda anlam kargaşasına ve tekrara karıştı gitti… Bu ikinci karmaşa ilk cümleyi bi güzel harcayıp sildi yani! İyimi?

Haa birde öfkemi şahlandıran orta cümleler vardır… Hiç duymadınız öyle değil mi? Bu orta cümlenin anatomisini anlatayım o halde. Bir cümle var ortada. Bu cümlenin ne başı var, nede sonu… Öylece iğreti duran, anlamsız mı anlamsız; soyulmuş bir meyvenin çekirdeği gibi ama çekirdeğe haksızlık oldu galiba; zira çekirdekten bir ağaç yetişir, mübarektir.  Ama bu orta cümle ye baktığınızda, bunun ekini yok ki, tohumu da olabilsin… Temeli yokki, çatısıda olabilsin… Ama işte temelsiz öylece havada duran, yıkılmaya mahküm bir duvar gibi iğreti duran cümlelerdir bunlar. Öyle ya; ne başında ifadesinin adresi, nede sonunda durağı vardır. Hani dersinki sen git bir çay içte kendine gel be hey densiz yazar.

Her bir cümlenin; ruh, ifade, amaç, gereç vs akrabalığını kesmeden,  konudaki anlam bütünlüğüne ve anlam bağının kopuk olmamasına, benzer anlam temasıyla yüklemlerlerin iç içeliğinin olmamasına DİKKAT! İç içelik olduğu vakit hepsi birbirinin alanına girmiş demektir ki, buda at iziyle, it izinin birbirine karışması kadar korkunç bir karmaşadır.

Bu ince çizgi o kadar önemli bir maddedir ki,  o maddeyi göz ardı ettin miydi, manasından da uzaklaştırırsın işte. Bu ince çizgiyi geçebilmek bi hayli meşakatli bir yoldur; zira bütün bedende ruhunu parçada tutmak gerek.  Eğer ruhunu parçalar, bedenini bütün eylersen…  Ruh ölür beden kargaşaya kurban gider. Bunların hepsinin artık birer ayrı ruh olduğunu bilmek gerek ve işte bu ayrı ruhları işlerken, birbirine değdirmeden ama anlamını da birbirinden uzaklaştırıp koparmadan işlemek gerek. Ki bu ince bir çizgidir; zaten o yakalanırsa tamam, yazının sıratından geçtin demektir. Aksi ne alakalıktır. Elektrik de olduğu gibi şase yapar. Ruhu kesilir.  Demem o ki cümlelerin sigortasını attırmak doğru değil, onlarda ruhtur, onlarında bir; “ Eh yeter artık hadi!” amaları vardır ama.

Şunuda hatırlatmadan geçemeyeceğim…

Köşe yazarken şiirlerle yazıları karıştırmak; şairle yazarı karıştırmak kadar büyük bir hatadır; zira yazarlık; tek bir cümleyi dahi geniş yelpazelere açmaktır… Şairlikse; bir hayat tecrübesini dahi,  daraltıp tek cümlede toplamaktır… Bakınız gördünüzmü işte; ikisinin ruh bağı aynı olsada, tavrı nasılda birbirinden ayrıymış! Hatta bir zıtlık varmış öyle değil mi? Yazıyı şiirsel yazmak güzeldir, ancak bunu abartıp şiirselleştirmek o yazıyı köşe yazısından çıkaran bir kovultudur. Yani o yazı köşe alanı anlamından kovuldu demektir.  Nasılmı? Şimdi siz kalıp köşe yazısını şiir gibi alt alta üst üste mısralaştırırsanız, bu köşe alanından çıktı… Şiir alanına mı giriverdi? Hayır; zira şiir alanına girmesi içinde, şiir tavrının olması gerek; ondandırki bu seferde  şiir tavrının kovultusuyla karşı karşıya kaldı. Yazı tavrı ve normlarında bu davet ve kovultuları bilmek gerek… Bilmek gerek ki iki mahalledeki sokak ve caddeleri birbirine karıştırmamak, kısacası, yazı duvarında taşları yerine göre oturtmak gerek. Köşenin bir tavrı, kati bir karakteri, bir ata duruşu vardır. Şimdi sen aklına gelen her esintiyi kaleme alıp buna da köşe diye bilir misin? Ha oldu da dedin; o köşe ne olur biliyor musun? Köşe, köşe kapmaca oynar olur.

Veee hemen hemen hepinizde bilirsiniz aslında… İki türlü yazı sonuna kadar okutur kendini… Bir; başından beri anlam ve amaç taşıyan yazılar… iki; yazının girişinden itibareb her hangi bir ifade görevlisi veya duygu amirinin sizi karşılamayan yazılar… Ondandır iki, bu ikinci şık  yazıyı bir fıkranın sonuna saklanmış bir kahkaha olarak düşünürsünüz ve sonuna kadar okursunuz ki; amacı, aracı, ifadesi belki sonunda gizlidir.  Veee ne yazık ki sonunun başından da anlamsız olduğunu görünce, şöyle bir düşünürsünüz ve o yazıya; “Ne alaka” başlığını atarsınız… İşte bu ne alaka dedirten yazılar, kısalar, deyimler, sözler sosyal medyada da sıkça karşımıza çıkmaktadır. Anlamlandıramazsınız; zira anlamı yoktur zaten. Ama anlamlandıramayanlarda atılan beğenileri görünce;

“Herhalde ben anlayamadım, mutlak anlam ağırlığı vardır ki, bu kadar beğeni atmış!”diyorlardır. İşte  face kültürümüzde hatır işi devrede olduğu içindir beğenilerde.

Evet, gel gelelim sözünü ettiğim şu öfkemi firar ettiren yazıya…  Yazı öylesine hatalar sirenini çalan bir makinist edasındadırki… Hani gazetenin numarasını bilsem, yani araştırma yapmama gerek kalmasa arar; “ Siz gazete satıcısı olmuşsunuz, gazete değil… Bu iki ince çizgiyi öğrenmeyen gazete olamaz!” der ve okuduğum yazının hesabını sorardım. Ne diyelim gazete büyükse, yazarı da, eh tanınıyorsa hataları da görülmüyor demek.

Esasında yazarın anlatmak istediği konu olağanüstü! Ne var ki yazıda cümleler, cümlelerin içinde kelimeler, kelimelerin içinde harfler, anlamlar, ifadeler, gidilen yol, verilen adres, inilecek durak hepsi ama hepsi bir ağızdan kargaşanın “İmdat” çığlıklarını atıyorlar. Hepsi birbirine karışmış arap saçı misali. Görünüşte gazete üzerinde yerini alan yazılar o kadar seçik ki, ancak okuyunca anlam ve saydığım kural dışı ahaliyle birleşince bu kabus çıkıyor ortaya. Rabbim şahidimdir ki sadece bir cümle her şeyi ile tamamdı. O tek cümle; “ Çok şükür!” dedirtip bir soluk aldırdı. Hani bazen hiç köşe okumasam mı diyorum! Diyorum da, dediğimle kalıyorum… Olan bu kez benim sigortalara oluyor işte. Neyse!

Devrik cümleleri çok severim, hatta takla attırmayı çok daha fazla. Ama bunu yapmak üstte anlattığım tüm kuralların tamamıyla mümkündür.  Yani parçada kalarak değil, bütünü toplamakla artı kağıt kalemle bütün olmakla  mümkündür! “Devrik olsun, takla attırayım” derken tepetakla edip devirmekte var cümleleri. Devrik cümlenin ölçümünde üç yollu anlatış, iki virgüllü uzatış daha yerindedir.  Bu, cümlenin anlatmak istediğiyle de alakalı tabi! Ama aşağı yukarı üç yol, iki virgüldür… Ama iki yol uzatış, bir virgül anlatım düşüklüğü, terazide dengeyi sarsmaktır. ŞİMDİİİ;

“Bu ne diyo?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Eğer öyleyse ve sizde yazmaya meyilliyseniz inanınız ki çook uzaksınız bu yolculuğa… Ama eğer anlayabiliyorsanız evet siz bu yola adaysınız. Ha yinede cevaplayayım öyle değil mi? Nemi diyorum? Dediğim gibi biz sadece ekmekle büyümedik;  bir dilim kelime, üç öğün cümle, ara öğün harflerle büyüdük… Yedik birbirimizi! O nedenle eğer içinizden “Ne diyo?” geçtiyse lütfen tekrar okuyunuz ki, anlattıklarım; şu an çok karışık gelsede, siz farkında olsanız da, olmasanız da, şu an  belleğinize kazınacak… İnanın! Sizler şu anda bu yazı okuyorsanız, daha çoook okuyacağınız yazılar olacak. İşte o zaman bu anlattıklarımı sayfaların suretinde çok net görebileceksiniz. Okurken de sizlere rehber olacak, doğru yola götürecek bir harita olacak! Buda iyi okur olmanın sırrı olacak size.

Ha şunuda hatırlatmadan geçmek olmaz tabi… Alıntı çalıntı yazılarla, zoraki yazar olmak isteyen, o kadar çok kalabalık varki… Alıntı yazılar; zoraki toplanıp birleştirilse de, ruhu kopuktur; zira o yazının her bir parçası başkasının etinden koparılmıştır. Siz eğer iyi bir yazar iseniz, yada iyi bir okuyucu; okuduğunuzda o yazının her bir satırının başka kalemlerden alıntılarla zoraki bir araya getirildiğini, bir değil iki ruh, hatta kopuk kopuk bir çok ruh olduğunu görürsünüz. Oysa yazının ruhu tektir, bağıda. Ama zoraki yazıların ruhu asla ve asla bütün değildir… Siz bunu anlarsınız; zira siz onların imdat çığlıklarını ve derinden gelen iniltilerini duyacak yerdesiniz.

Esasında, yazı yazmanın kurallarını yazmak, sayfalara… Oluşturduğu derin temelde yıllara uzantılıdır… Yazılacak o kadar çok şey vardır ki…  Ancak şunuda unutmamak lazım; yazı ruhaneyetini ve kurallarını ne kadar doğru bilirseniz bilin, en  kurallı kalemlerin yazılarında dahi hatalar vardır. Bu olacaktır da.  Siz, henüz yayınlanmış yazınızı okuduğunuzda,  o kadar çok hatalar gözünüze çarpacaktır ki… Oysa yayınlanmadan evvel göz attığınızda bu hatalar yoktu; işte bunlarda yazıların cilvesidir diyelim. Ah be yazılar ah! Şu yazılar varya şu yazılar; hep bir sonra yazacağınız yazıya göre toydurlar… O nedenle ben yıllarca bir sonra yazdığım kitap dosyasına göre toy bulduğum kitap dosyalarımı hep yaktım! Ne vakit bunun hep böyle devam edeceğine kana:t ettiğimde artık o dosyalarımın basımını gerçekleştirdim. Ama ne var ki her ne kadar toyluk olsa da, her ne kadar hatalar olacaksa da, bu kaçınılmaz bir mevsim ama biz en en olmaması hatta kat:i suretle olmaması gereken hatalardan bahsettik.

Ha birde şu noktalama ailesinden bir iki söz edelim.

Üç  Nokta (…)

Şu üç noktalar var ya, yazarın en iyi yardımcısıdır. Hani tavırdır; bitirmek istemediğiniz cümlelerinizde, ya da tam anlamını oluşturana kadar inatlaştığınız cümleleri nasılda bir birine bağlar ve tek cümle tablosunda toplar! Ama bu bile yanlış kullanıldığın da, ki zaten bunu kullanımda abartıyoruz… Bunu bile dozunda kullanmak tır maharettir.

Ünlem (!)

Sadece ana azarı, baba bakışı değildir ki; o aynı zamanda aldığınız haberin heyecanı, beklenmedik anlarda çıkagelen mutlulukların şaşkınlığı, bir sevgilin bakışlarındaki mahcubiyettir vs vs… İşte ona göre, o yerlere göre kullamak gerekir.

 

Tırnak İşareti (“ ”)

Tek Turnak İşareti  (‘ ’ )

Örnek: Ayşe “Babam bana ‘Kızım seni çok seviyorum’ dedi!”

Eveeet, anlatılacak o kadar çok şey varki, ancak biz ayavaş yavaş nokta koyalımki, başınızı daha fazla ağırtmayalım!

İşte bir köşenin köşe olması için evvela köşe tavrıyla, kurallarıyla bir merhabalaşmak, bir tanışmak, kaynaşmak gerek… Sonra Köşe Yazarlığı.

Bu yazıyı yazarken babamı aradım. Eski mütaitlerdendir. Hani dağ üstünde dağ yapanlardan. “Baba” dedim; “Hani yer düzlüğünü ölçen bir alet vardı ya, onun adı neydi?”

“Ne yapacaksın kızım?” dedi.

“Bir yazımda kullanacağım!”

“Onun adının, yazında ne işi var kızım?” dedi.

“Baba örnek vereceğim… Nasıl ki bir temelin düzlüğününün ölçümü kullanılmadan temel atılmaz… İşte yazılarda öyledir; o düzlük ölçerin hep kaleminizle kardeş olması gerektiğini vurgulayacağım!”

“Kızım, gerçekten o iş o kadar zor mu ?”

“Babacım kolay mı?”

“Ne bileyim kızım, yazı işte…”

“ ‘Yazı işte’ denildiği için perde arkası bilinmiyor babacım… İşte o yüzden eline kalem alan, dahası klavye başına oturan herkes şair, herkes yazar… Tıpkı herkesin klavye başı kahraman olduğu gibi!” Sevgilerimle Dilek EJDER

 

 

Share
431 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

4+5 = ?

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

      Ülkemizdeki basın mensuplarının günü olan 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı kutlu olsun. Basın mensuplarımız yeri geliyor bir savaşın ortasına giriyor, yeri geliyor soğuk bir kış gününde saatlerce çekim yapmak zorunda kalıyor; bu gün zor şartlar altında çalışan basın mensuplarının günü.24 Temmuz 1908 tarihinde Türk Basınında sansürün kaldırılması nedeniyle, her yıl 24 Temmuz günü "Gazeteciler ve Basın Bayramı" olarak kutlanıyor. Günümüzde her insanın bilgiye ulaşma, doğruları öğrenebilme ve kendi fikirlerini ifade edebilme özgürl...
  • “Bozulan Almanya ilişkilerinin perde arkası ve Batı’da bir Türkiye dostu”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI, MANŞET

    "Türkiye-Almanya ‘dostluğunun’ tarihsel gelişimi" Türkiye-Almanya ilişkileri yaklaşık olarak 250 yılı aşkın bir geçmişe sahip.İlişkilerin başlangıcı 1761 tarihinde Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” ile başladığı düşünülmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye ile Almanya arasında doğrudan bir savaş yaşanmamış. İngiliz ve Fransız Donanmalarından kaçarak İstanbul'a sığınan ve Osmanlı devletince satın alınan  “Gobel ve Braslav” adlı iki Alman kruvazörünün, "Yavuz" ve "Midilli" isimler...
  • “DƏMİR BARMAQLIQLAR”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

     O, dünyanın ən qəribə həbsxanasıdır. Bəli, ən qəribə... Çünki hökmü məhbusunun əli ilə imzalanır. Hakimi də elə dustaqının özü olur. Nəticədə, bir insan HAKİM, MÜTTƏHİM və VƏKİL qisminə bölünərək, öz-özlüyündə haçalanır. Qurulan məhkəmədə hər üçünün də nitqində həqiqət danışır. Acınacaqlısı odur ki, hər biri söylədiklərində haqlıdır. "HAKİM" verdiyi qərarında, "MÜTTƏHİM" etiraflarında, "MÜDAFİƏÇİ" isə qurbanın müdafiəsində doğru və yalnışları göstərməyə çalışır, hər kəsə. ŞAHİD isə susur. Üzündəki istehza ifadələri ilə izləyir, üçtərəfli dialo...
  • “Ayaq səsləri”- hər kəsin həyatından bir pay…

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

        “Ayaq səsləri” adlı psixoloji romanın bəlkədə müəllifdən sonra oxuduğu ilk insanam. Roman digər romanlardan fərqli olaraq öz həyat hekayəsi ilə fərqlənir. Hər şey elə müəllifin qeyd etdiyi” Məqsədə çatmaq üçün hər şeyə hazır olmalısan”, kəlməsindən başlayır desəm yanılmaram. Həyatın hər bir üzüylə zaman keçdikcə tanış oluruq. Ən çətin omür fəslimiz qocalıqdır desək yəqinki, bir çoxları məndən inciməz. Bir qadına aşiq olub,onu ömrünün sonuna kimi gözləmək hər sevənin həddi deyil. Elə ordaca illər əvvəl söz verdiyi skmayada əyləşm...
UA-36507442-2