logo

İSTER EVET DEYİN, İSTER HAYIR AMA DÜŞÜNÜN


facebooktwitter
Necdet Cemal OCAK
ncocak@gmail.com

Bugünün Türkiye’si değil, bugün dünyanın içinde bulunduğu siyasi durumu anlamak için yüzyıl geriye gidelim diyorum hep. Hatta 160 yıl, 170 yıl geriye gidelim. O zaman dünyaya çekidüzen vermek isteyen aktörlerin, şimdi yine devrede olduğunu göreceksiniz.

Birinci Dünya Savaşı öncesi emperyalist devletlerin ve küresel güçlerin birbiri ile mücadele içinde olduğunu bilmiyorsak, imparatorlukları parçalayan zihniyeti anlamıyorsak, bugünü anlamak mümkün olmaz.

Bazen sohbetlerde o dönemlere ait bilgileri paylaşırken muhataplar nedense hemen konuyu getirip Erdoğan’a bağlıyorlar. O zaman Erdoğan yoktu diyorsak da pek inandırıcı olmuyor. Çünkü taraflar güdümlü füze gibi hedefe kilitlenmişler.

Eğer o dönem yaşananları, ülkeyi selamete çıkarmak isteyen İttihat Terakki’yi, bizim dünya savaşı dediğimiz petrol savaşlarını anlamıyorsak, ne coğrafyamızda yaşanan sınır düzenlemelerine, ne de iç politikada yaşananlara anlam verebiliriz.

Dünyaya yön veren küreselcilerin planı her zaman tutmuyor tabi. Bir plan tutmazsa, onun yedeği vardır. O da olmazsa yedeğin yedeği. Yine tutmazsa yedeğin, yedeğinin, yedeği. Yani, A-B-C derken alfabedeki harf sayısı kadar planları vardır.

Bazen bir plan öyle birkaç gün değil, 50 yıl, 60 yıl ertelenmiş olabiliyor. Mesela Osmanlı’nın yıkılması için bütün tezgâhları hazırlayan İttihat Terakki’nin gölge başkanı İngiliz casus Aubrey’in “Kürtler şu anda birlik olmaya ve devlet kurmaya hazır değiller “diyerek planı ertelediği gibi. Ne zamana kadar? Bazı insanların batıda yetiştirilip ülkeye gönderilinceye, PKK’nın kurulmasına, PYD, YPG adında örgütlerin açıktan silah desteği sağlanmasına kadar. O gün geldi mi bilmiyorum, hep birlikte düşünelim.

Yahut Mark Sykes’in casus Aubrey’e yazdığı mektupta “Onlar çöl bedevileri ve Türklerden tüm hücreleri ile nefret ediyorlar…..Daha sonra bir bahar ihtilalinde tüm şimali çöl kabileleri ile görüşülebilir. Aneze, Beni Sadr, Dürzîler, Advan. Eğer tüm bu sürüler batıya götürülürse Türkler tamamen felce uğrayacaktır” dediği gibi. “Bir bahar ihtilali” ile “ şimdi yaşanan “Arap Baharı” arasında bağ kuramıyorsak, bilmem kaçıncı yedek planla muhatap oluruz.

Seçimler yaşıyoruz, referandumlar yaşıyoruz ama aslında ülkemizde neler olduğunu anlamıyoruz. Bunu, ülkeyi seçimlere, referandumlara götüren siyasiler anlıyor mu bilmiyorum. Sanki anlamıyor gibi geliyor bana. Çünkü kullandıkları argümanlara bakınca o kanaat oluşuyor insanda haliyle.

Nisan 16’da yapılacak referandum için tarafların kullandığı sloganlara bakın. İçi boş sloganlar. İki tarafta bir şeyler söylüyor, şartlanmış insanlar içeriğe bakmadan peşlerinden gidiyor. Evet diyenler, aslında sadece tek bir madde için anlamsız ve gereksiz maddelerle süslenmiş değişikliğe oy verecekler. Slogan çift başlılığı ortadan kaldırmak, koalisyonları önlemek. Hayır diyenler, tek adamlığa karşı oldukları için oy verecekler.

Mevcut Cumhurbaşkanı ve Başbakan seçildiği müddetçe aslında çift başlılık söz konusu değil. Ama vatandaş yine de çift başlılık olmasın diye oy verecek.

Tek adamlık ne kadar kötü? Osmanlı padişahlık değil miydi? Cihan devleti olarak dünyaya yön veriyordu. Hala dünyada krallık olan rejimler yok mu? Belki bu da öcü değil. İngiltere krallık değil mi? O zaman iki tarafta konuya vakıf değil demek kalıyor geriye.

Ergenekon yargılamaları yaşandı bu ülkede. Vesayet rejimini kırdık. Bavullarla belge vardı. Darbeci subayları kolundan tutup attık içeriye. Bunlar Amerikanın emri ile darbe yapacak olanlardı. Ordu onlardan temizlenince rahata erdi ülke. Daha sonra belgelerin uyduruk olduğunu anladık. Bir şeyi daha anladık, belki darbe düşünenler var olabilirdi içlerinde ama aslında biz Amerikan işgaline direnecek askerleri temizlemiştik. Reis “vesayeti kıracağız” diyordu. Yanlış olabilir mi diye düşünmedik hiç. Meğer bu bir Amerikan projesiymiş dedik sonunda.

Daha önce de referandum yapmadık mı? Neyi değiştirmiştik? O zaman yapılan değişiklik ile ülkeye daha demokratik olmanın yolunu açmıştık. Hatta o değişikliği Pensilvanyalı Papaz ve ekibi de desteklemişti. Hani Kuran ayetine ters düşen sözleri için “hocam diyorsa doğrudur” diyen şakirtlerin desteklediği. Şimdi “Reis diyorsa doğrudur” diyenler, o zaman da aynı sözü söylemişti.

Devletin bütün kurumları hile ile Amerikalıların eline geçmiş lakin biz farkında değildik. 2010’da evet derken daha demokratik bir yapı olacak diyorduk. Yüksek Yargı mensupları, yine yargı mensupları tarafından seçimle belirlenecekti. İdeal olan bir metod değil mi bu? Ama bütün yargı işgal altındaymış. Seçim yapmaya bile gerek yokmuş. Papazın işaret ettiği insanları, seçim yapmadan da o makamlara oturtabilirdik aslında. Pek fark yokmuş direk atama ile seçimin arasında.

MİT krizi ve 17-25 Aralık yaşanınca anladık ki birileri devleti ele geçirmiş, meğer bizim demokratik olsun diye değişiklik yaptığımız anayasa referandumu bir Amerikan planıymış aslında.

Çözüm denen meselede onlarca yazı yazdık. Bu plan yanlış, görüşülmesi gereken insanlar bunlar değil, vatandaş ile görüşün diye. Kafamıza yatmıyor ama buna rağmen bu ülkede eğer huzur olacaksa, şeytanla bile görüşülebilir, demek bir bildikleri var, olsun deneyin dedik. Hendekler kazılınca, hatta çözüm var diye hendek kazılmasına bile ses çıkarılmayınca, şehirler, ilçeler peş peşe özerklik ilan edince, anladık ki bu da bir Amerikan projesiymiş.

Fazla uzatmaya gerek yok. Şimdi de referandum yapıyoruz. Yine Reis bunun iyi bir şey olduğunu söylüyor. Gerçek manada Reis’in iyi niyetinden şüphemiz yok. Biz de “Reis diyorsa doğrudur” diyoruz. Etrafındaki Türk isimli Amerikalı v.s. danışmanlar falan temizlendi mi bilmiyoruz Reis bu kararı alırken.

Bu anayasa değişikliğini MHP’de desteklemekte. Sayın Devlet Bahçeli’nin milli oluşundan zerre kadar şüphemiz de yoktur. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sayın Bahçeli CHP ile işbirliği yapmış, çatı adayını desteklemişti.

O zaman Sayın Bahçeli doğru düşünüyordu. Bugün Sayın Bahçeli’ye karşı olan “Hayır” cılar o zaman karşı değildi. Çünkü düşünmeden Erdoğan karşıtlığına oy veriyorlardı. Hâlbuki “çatı adayı”, Pensilvanya’nın adayı idi. Yani Amerikan projesiydi.

Geçen gün muhafazakâr medyada yer almayan bir haber gördüm. Cumhurbaşkanı başdanışmanı fikirlerini açıklamıştı. Medyada, yalan haber yapmak moda olduğu için bu haber doğru mu diye sordum. Sosyal medyada tek kelime yazan olmadı. Muhtemelen kimse o tiwitimi görmemişti!

Başdanışman Sayın Adnan Tanrıverdi şöyle diyordu.”Eyalet sistemi getirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin taşra teşkilatı ve devletin yönetim şekli yeniden düzenlenmelidir. Devletin kurumlarında ve uluslararası ilişkilerde resmi dil Türkçe olmalıdır….Devletin resmi okullarında isteyen Kürt vatandaşlarımıza Kürtçe eğitim hakkı sağlanmalı, ikinci dil Türkçe olmalıdır.” Bunları okuyunca, acaba iki yıl sonra 16 Nisan referandumu, Amerikan projesiymiş diyeceğimiz bir an gelir mi diye düşünmeden edemiyor insan.

İster evet deyin, ister hayır deyin ama yanlış olan şeylere de yanlış deyin ki, icracı makamlar yanlış olduğunu anlasınlar. Yoksa küresel yöneticilerin A, B, C hatta yumuşak (G) planlarına muhatap olmaya devam ederiz.

17.2.2017

 

 

 

 

 

Share
462 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

6+10 = ?

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Şehidin Son Mektubu

    27 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

    Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki, armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu, bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmes...
  • 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

      Ülkemizdeki basın mensuplarının günü olan 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı kutlu olsun. Basın mensuplarımız yeri geliyor bir savaşın ortasına giriyor, yeri geliyor soğuk bir kış gününde saatlerce çekim yapmak zorunda kalıyor; bu gün zor şartlar altında çalışan basın mensuplarının günü.24 Temmuz 1908 tarihinde Türk Basınında sansürün kaldırılması nedeniyle, her yıl 24 Temmuz günü "Gazeteciler ve Basın Bayramı" olarak kutlanıyor. Günümüzde her insanın bilgiye ulaşma, doğruları öğrenebilme ve kendi fikirlerini ifade edebilme özgürl...
  • “Bozulan Almanya ilişkilerinin perde arkası ve Batı’da bir Türkiye dostu”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI, MANŞET

    "Türkiye-Almanya ‘dostluğunun’ tarihsel gelişimi" Türkiye-Almanya ilişkileri yaklaşık olarak 250 yılı aşkın bir geçmişe sahip.İlişkilerin başlangıcı 1761 tarihinde Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” ile başladığı düşünülmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye ile Almanya arasında doğrudan bir savaş yaşanmamış. İngiliz ve Fransız Donanmalarından kaçarak İstanbul'a sığınan ve Osmanlı devletince satın alınan  “Gobel ve Braslav” adlı iki Alman kruvazörünün, "Yavuz" ve "Midilli" isimler...
  • “DƏMİR BARMAQLIQLAR”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

     O, dünyanın ən qəribə həbsxanasıdır. Bəli, ən qəribə... Çünki hökmü məhbusunun əli ilə imzalanır. Hakimi də elə dustaqının özü olur. Nəticədə, bir insan HAKİM, MÜTTƏHİM və VƏKİL qisminə bölünərək, öz-özlüyündə haçalanır. Qurulan məhkəmədə hər üçünün də nitqində həqiqət danışır. Acınacaqlısı odur ki, hər biri söylədiklərində haqlıdır. "HAKİM" verdiyi qərarında, "MÜTTƏHİM" etiraflarında, "MÜDAFİƏÇİ" isə qurbanın müdafiəsində doğru və yalnışları göstərməyə çalışır, hər kəsə. ŞAHİD isə susur. Üzündəki istehza ifadələri ilə izləyir, üçtərəfli dialo...
UA-36507442-2