logo

DARBENİN ANATOMİSİ


facebooktwitter
Necdet Cemal OCAK
ncocak@gmail.com

Eğri oturalım ama doğru konuşalım. Dokuz köyden değil doksan dokuz köyden kovulsak bile bunu yapacağız.

Darbe değildi tabi, başarısız darbe girişimi dedik. Sonra düzeltme yaptık, kalkışma oldu adı. Bir çetenin ülkeyi ele geçirme çabası, yani bir isyan, yani “istemezük, hoşafın yağı kesildi” tavrı. Orada yeniçeriler yerli idi. Burada kıyafetine bakıp bizim askerimiz desek bile bunlar yabancı askerler.

Yabancı askerler çünkü kendi halkına ateş ediyor, kendi meclisini bombalıyor, Türk Bayrağına ateş ediyorlar. Ediyorlar, lakin sembolü Türk bayrağı olan ülkeyi yönetmeye kalkıyorlar. Bunlar bizim askerimiz değil, bunlar düşman askeri.

Olsun bizim geleneğimizde var, ordu darbe yapar. Ben de dahil hepimiz ilk dakikalarda ordu bildiğimiz darbeyi mi yapıyor yoksa birileri isyan mı ediyor diye anlamaya çalışmadık mı? Peki, ordu darbe yapıyorsa ne yapacaktık?

Şimdi kanallar gün boyu saat 16:00’dan itibaren neler oldu onları veriyor. İsyan 15 Temmuz günü işte tam o saatte aniden başladı çünkü. Bu insanlar, bu ülkede yaşamıyordu. Tam o saatte aniden uzayda bilinmeyen bir yerden ışınlanmıştı.

Her olayda olduğu gibi sonuç ile ilgileniyoruz. Sebepler kimseyi ilgilendirmiyor. Elin gâvuru kendi ülkesi değil, Dünya için 50-100 yıllık planlar yaparken, biz başımıza gelen musibetlerin sebebini merak etmiyor ve tartışmıyoruz.

“Meclis bombalandı, özel harekât polislerinin karargâhı bombalandı, sivil halka ateş açıldı, tanklar içindeki insanlarla birlikte araçları ezdi” deniyor. Evet, bunların hepsi yapıldı.

Herkes birbirini suçluyor, sen sebep oldun diye. Hâlbuki isyan 30-40 yıl önce başlamış. Gümbür gümbür gelmiş. Şimdi sadece suçu başkasına yükleme çabasında insanlar. Bu süre içinde ülkeyi yönetenlerin hepsi sorumlu.

12 Eylül’de darbe yaptı Kenan Evren, “silahlı kuvvetler yönetime el koydu” diye açıklama yaptı. Aslında yönetemiyordu. Yönetenler ülkeyi yönetiyor, o da yönettiğini sanıyordu. Bu güne kadar gelen bütün yöneticiler böyle oldu. Kürsüde kadınların başörtülerini gündem yapan konuşmalar yapıyordu. Ülkenin ilerlemesinin önündeki tek engel kadınların başörtüsü idi.

Sonraki her iktidar döneminde isyancılar devletin damarlarına nüfuz ediyor. Devlet adeta kronik zehirlenme yaşıyor. Siyasi iktidarlar oy kaygısı ile görmezden geliyor. Siyaset üzerinde bütün ağırlığı ile çöküyorlar. Yine kimsede ses yok. Ekonomik güçleri var, medya güçleri var.

Asker bu arada tehlikeyi seziyor. Mücadele ediyor ama devletin damarlarındaki virüslerle değil. İslamı düşman olarak görüyor. Bütün müslümanlar potansiyel tehlike. 28 Şubat böyle geliyor. Atatürk adına, ne kadar müslüman varsa temizleniyor. Kemalizm bu idi çünkü. Kimse demiyor ki, dinini tam bilmese bile çoğunluğu müslüman olan bir ülkede islamla mücadele etmek nasıl bir mantıktır.

Bu arada muhtemelen gerçek dindar, vatan ve millet sevgisi olan subaylar ordudan atılıyor. İfşa olmasın diye gözleri ile ima yoluyla güya namaz kılan, içki içen, virüsler yerlerinde kalıyor. Hâlbuki asıl tehlike bunlardı.

Vatandaş askerinden soğuyor. Ordusu için dinsiz demeye başlıyor. İşte virüsün yayılmasına uygun bir ortam. Kaygısı din olmayan her türlü cemaat ve tarikat bu defa vatandaşın beynine nüfuz ediyor.

Fetullah Gülen diye bir “hoca efendi” var, müslüman gençler yetiştiriyor. Bunlar yarın devlet kadrolarında yer alacak. Namaz kılan bir Cumhurbaşkanı, namaz kılan bir Genelkurmay Başkanı olacak. Kulağa hoş geliyor.

Başlangıçta, devleti devlet gibi yöneten idareciler olmadığı için ve hedef yanlış seçildiği için istihbarat örgütlerimiz de virüslerle ilgili çalışma yapmıyor. Her yönetim kadrosunun kendisine göre belirlediği bir düşman var. Birinin düşmanı islam, diğerinin düşmanı dinsiz devlet. Başında “milli” ibaresi olan istihbarat örgütümüz ABD ve İsrail istihbaratına dönüşüyor. Artık isteseniz de doğru bilgi alamazsınız.

Tanrı yerine koydukları adam rüyasında Peygamber Efendimizi görüyor, ondan talimatlar alıyordu. Ağlayarak salya, sümük “rüya değil Resulullah karşımda temessül ( cisimlenme ) etti” demeye başlıyor. Artık Peygamber Efendimizle yüz yüze görüşme başlıyor.

Bu arada biz yazıyoruz. Bari Kuran okuyun, söylenenlerin Kuran’a ters düştüğünü göreceksiniz. Gerçek hoca ile sahte hoca farkını görsünler diye. Bu defa Şeyhleri tarafından uydurulmuş sözleri din yerine koyan güruh saldırıyor. “Sen Peygamberi reddediyorsun, Kütüb’i Sitte’yi reddediyorsun “diye. Uyandırmak için örnek verdiğimiz sözlerin Kütüb’i Sitte’de olmadığını dahi bilmeden. Bunlar da şeyhini tanrılaştıran başka bir güruh. Hatta Kuran okuyun dediğimiz için “kâfir” diyenler bile çıktı. İslam tarihinde bir ilktir bu.

Bir grup uyduruk sözlerle islamı yaşıyor, diğer grup tanrısının direktifleri ile ülkeyi ABD’ye bağlamanın mücadelesini veriyor. İkisi de ülke için potansiyel tehlike. Etki tepki olayı. Dini yasaklamaya kalkarsan, naylon dinler türer.

28 Şubat’ın külleri üzerine bina edilen bir parti iktidara geliyor. Çok insan başında Erdoğan’ın olmadığı bir seçimde bu partiye oy veriyor. Yani diyorlar ki “ben sisteme tepkiliyim.”

Sonradan Erdoğan liderliğinde yönetim başlıyor. Çok iyi şeyler yapılıyor millet ve ülke menfaati için. İktidar devam ediyor sonraki seçimlerde. Bu defa liderini kutsallaştıran seçmenler doğuyor. Ancak bu parti kurulmanın akabinde iktidar olduğu için kadroları yok veya yetersiz. Kadrolaşmak istiyorlar.

Devletin damarlarındaki virüsler bu kadroları sunuyor Başbakana. Mantıklı geliyor, namazında niyazında insanlar, bunlardan zarar gelmez diye düşünüyor sanırım. “Ne istediler de vermedik” sözü bu dediklerimiz anlamak için ışık tutuyor bize.

Aklınıza gelen her bakanlık, her kurum “cemaat” denilen yapının kontrolünde artık. İmtihanları onlar yapıyor, soruları onlar hazırlıyor. Hazırlamak yetmiyor kendi elemanlarına soruları veriyor. Daha önce belki %50 “cemaat” kontrolünde olan kurumlar şimdi tamamen onlara teslim.

Artık Erdoğan istese de doğru şey yapamaz. Müsteşarlar paralel, danışmanlar paralel, medya paralel, bakan paralel, yaver paralel. Yani şah damarına girmişler Erdoğan’ın.

Buradan sonrası önemli. Kör bir Erdoğan düşmanlığı güdenler de Erdoğan’ı kutsallaştıranlar da iyi okumalı bence.

28 Şubat döneminde toplum zaten kutuplaşmıştı. Şimdi Erdoğan veya Ak parti toplumu kutuplaştırdı diyenler işlerine gelmediği için bunu görmüyor. Bir tarafta Kemalizm adına din düşmanlığını destekleyenler, diğer tarafta yıllarca zenci muamelesi gerenler. Burada zenciler haklıydı.

Bu psikoloji içindeki toplum Ergenekon, balyoz v.s denen garabetle karşılaştı. Olması gereken oldu. Kendilerine zenci muamelesi yapanlar yargılanıyordu. Kimden yana olmaları gerekirdi? Haliyle devletten yana, yargıdan yana olmalıydılar, öyle de oldu. Bir şey vardı gözden kaçan, devlet dedikleri yapı aslında devlet değildi.

Genelkurmay Başkanına çete kurdurdular. Kimse itiraz etmedi. Biz dedik mesele sulandırılıyor, eğer darbeci ise bu askerler darbecilikten yargılayın. Bir Genelkurmay Başkanının çete kurmasına ihtiyacı yok ki. Kenan Evren çete kurarak mı darbe yaptı? Çete tabiri cazip geliyordu, bir aşinalık vardı bunu yapanlarda. Dedik ya, bunları yapan devlet değildi, bir çete idi. Onun için her karşı olan insanı, çete mensubu olarak ilan ediyorlardı.

Seçmen alkışlıyor. Normaldir, liderleri taraftı çünkü. Muhafazakâr medya denilen medya kayıtsız şartsız destek veriyor. Bir iktidar kendisini destekleyen medya yoksa ayakta kalamazdı elbet. Ama destek olan medya tehlikeyi görüp uyarma görevini de yapmıyor. En azından iktidarın devamı için, yanlışlardan dönülmesi için.

Medyanın bir kısmı, devlete ve kendilerine karşı olan ordu mensuplarına savaş açan çetenin kendisiydi. İleride yapacakları her türlü darbe veya baskın için temizlik yapıyorlardı. Girdikleri her kurumu tamamen ele geçirme taktiği ile saldırıyorlardı.

Askeri casusluk davasında 300-500 subay casus olarak yargılanıyordu. Türk tarihinde askeri casusluk olayına belki bir veya iki defa rastlanmışken, nasılsa bu kadar subay veya askeri personel bir anda casusluk yapmıştı.

Bahsettiğim bütün konular hakkında yazılar yazdım. Eğer bu yazıların linklerini verecek olursam bir sayfadan fazla yer tutar. Muhafazakâr medyaya yanlışları yazın, sosyal medyada yanlışları söyleyin, iktidar hata yaptığını anlasın dedik.

Paralel olmayan medya mensupları için de para hırsı ve uçakta masa etrafında oturmak, şöhretli olmak duygusu vatan ve millet sevgisinden öndeydi. Yazılarına, karşı yazılarla cevaplar verdim ya cevap bile vermediler, ya da “abi üslup çok sert” dediler.

Erdoğan, hakkında yazılanları gördükçe, sonsuz bir özgüvene kapıldı. Yağcı medya, kriptoları gazetelerine yazar yapıyor, Baykal devrilmese hala yanında olacak adamı televizyonlara çıkarıyor. Birkaç gün sosyal medyada Atatürk’e söven sonra “cumhurbaşkanım beni yanına al” diyen yağdanlık bakıyorsunuz muhafazakâr medyada yazar olmuş.

Son zamanlarda yaklaşan tehlikeyi gördükçe, madem iktidardan yanasınız, göreviniz onu korumak, yanlışları söyleyin ki görevinizi yapmış olun. Hatta aldığınız paranın hakkını verin bile dedim.

Soruyorum şimdi, aldıkları paranın hakkını verdiler mi? Destekledikleri iktidarın yönetimindeki ülkenin hali bu ise eğer. Biraz gözden düşen bu medya mensupları, köşe kapmak uğruna kavgaya bile tutuştular. Arpa ne kadar kutsal değil mi?

Devlete sahip çıkmak yerine toplumu kutsal lidere inandırdılar. Ak parti yapıyorsa doğrudur kıvamına geldik. Şeyhim, hocam diyorsa doğrudur, ayete ters düşse bile diyenlerden farkı ne?

Bir ABD projesi olan çözüm ile ilgili yazdık, sosyal medyada “sen ne anlarsın” diyenler oldu. Bunlar dünkü çocuklardı. Yağcı medya onlara doğru bilgiler veriyordu çünkü. Biz anlamıyorduk. Suriye politikası başta doğru gitti, Amerika politika değişti biz de değişelim dedik, “sen bundan da anlamazsın” dediler. 15 Temmuz akşamı emre uyan askerlere eziyet etmeyin, etkisiz hale geldikten sonra devlet yargılasın dedik, bak ateş ediyorlar dediler.

O gece kötü olaylar yaşandı elbette. Buna rağmen ceza verme görevi devlete aittir. Çünkü kalabalık halk o psikoloji ile masum insanların da canını yakabilir. Ne dediğimiz anlamadılar. Darbe görmeyenler tecrübeli ve biliyordu, biz bilmiyorduk.

11 Eylül 1980 gecesi nöbetçiydim. Kriptolu mesaj geldi. İlgili arkadaşı çağırdım. Mesajı çözdü ve komutanımıza gitti. Biraz sonra komutan geldi. “Topla milleti” dedi. Herkesi evinden kaldırdık ve toplantı yapıldı. Bizlere görevler verildi. Herkes birliğinin başına gitti ve bulunduğumuz küçük ilçe bir saat sonra kontrol altına alınmıştı.

Neden bunlar oluyordu komutanımız söylememişti. O dönem ülke çatışmalarla boğuşuyordu. Güvenlikle ilgili tedbirler alınıyordu herhalde. Mezun olalı iki yıl olmuştu. Tecrübesiz bir subaydım. Sabah olduğunda sokağa çıkmayın denildi vatandaşa. Öğlen vakti böbreğim ağrımaya başladı. İlaç almak için kışlaya döndüm. Küçük bir pilli radyom vardı onu da aldım. İnternet yok, cep telefonu yok, iletişim yok.

Dönüşte radyoyu açtım. Araçta şoförüm ve ben varız. Radyoda Genelkurmay Başkanımız “ordu yönetime el koydu” diyordu. Şoförüme evlat galiba darbe yapmışız dedim. Masum erler vardır dediğimde bana saldıranlar darbe görmüş, biz görmemiş cahilleriz tabi.

7 Şubat MİT krizi yaşandı. Erdoğan ne olduğunu anlamıştı artık. Ardından 17-25 Aralık geldi. İktidar ve Erdoğan hakkında ipe sapa gelmez şeyler uyduruldu. Yolsuzluk dendi. Yolsuzluğun olmadığı iktidar görmedim ben hayatım boyunca. Gören varsa söylesin.

Bu devlete karşı tankla, uçakla isyan olayını bize yaşatan kim şimdi? Başı Pensilvanya’da mukim, adına FETÖ denilen örgüt değil mi? Peki o günlerde Erdoğan hakkında kaset, belge diye ortaya dökülenleri kim çıkardı? Yine bunlar çıkardı. Yani Ergenekon, balyoz gibi uyduruk belgeler.

Şimdi soruyorum aranızda üzerinde Bilal Erdoğan yazan bir gemi gören var mı? Bir değil birden fazla “gemicik” olayı uyduruldu. Kuzu gibi herkes buna inandı. Bunu okurken bile itiraz ediyorsunuz şimdi biliyorum. Yok mu diye sorabilirsiniz. Bunu vatan haini isyancılara sorun, size gemicik göstersinler.

Ayakkabı kutuları çıktı ortaya. Halkbank’a operasyon çekildi. O günlerde, 2012 yılında ABD senatosunda senatörler teklif sunuyor. “Halkbank, İran’a uygulanan ambargoyu deliyor, yaptırım uygulansın” diyorlar. Hürriyet gazetesindeki haberin ekran görüntüsünü bile verdim yazıda. Ama aklımızda standart ölçülerde, turuncu renkli ayakkabı kutuları kaldı tabi.

Bir başbakan dinlendiğini bildiği telefonda oğluna “paraları sıfırladın mı” diyor. Sonra da oğlum bu telefon dinleniyor diyor. Kimse demedi, hem dinlendiğini biliyor, hem de neden bu telefondan bunları oğluna söylüyor, salak mı bu adam? Hala akıllarda bunlar duruyor, bir yandan da cemaat denilen ihanet örgütünün isyanında tankın önüne yatıyoruz.

Toplumun bir bölümü isyanın başarılı olması için dua etti, başarısız olunca da üzüldüler. Diktatör dedikleri adam devrilmemişti. Devrilmedi ama suçlular mahkeme önüne çıkarılıyor. Kelle kesen yok. Ama yine de diktatör. Bu yalanlarla uyutuldu insanlar.

15 Temmuz günü Mit müsteşarını arayan Cumhurbaşkanı ona ulaşamıyor. Müsteşar, Genelkurmaya gitmiş, durum ciddi hal almış. Ama ne hikmetse kendisine ulaşamıyor Cumhurbaşkanı. Eniştesinden öğreniyor. Başbakan, “eş dost haber verdi” diyor. Hâlbuki müsteşar, tuvalete bile telefonla gider veya gitmeli. Ne demek ulaşamamak.

Genelkurmayımız vaziyeti anlayınca birliklere emir veriliyor, “uçak kalkmayacak, birliklerdeki hareketlilik duracak.” Adamlar odasına girmiş, kafasına silah dayanmış, birliklere emir veriliyor. Emir dinleyecek adamlar isyana kalkar mı?

Cumhurbaşkanı helikoptere binerken pilotlara soruyor, “dürüstçe söyleyin kimden yanasınız.” O psikolojiyi düşünün önce. Belki de havada kendisini aşağıya atacak pilotların kullandığı hava aracına biniyor.

İsyan tek başlı değildi. Pensilvanya örgütü var, Erdoğan nefreti olan, muhtemelen islam düşmanı olan Kemalistler var, başarılı olunursa ikbal bekleyen, hiç ölmeyecek gibi dünyaya kazık çakacağını sanan hainler var.

15 Temmuz gününün kronolojik sıralaması ile isyana bakmaya gerek yok. Baksanız ne olacak ki? Bütün ülkeyi ayakta uyutan bir çete var, bir de uyuyan bir ülke var.

Bütün bu oyunlar Erdoğan üzerinde oynandığına göre, bu andan itibaren Erdoğan hariç bütün insanlar paralel çıkabilir. Bana sorulsa şu insan paralel mi diye, Erdoğan paralel değil ama bunları bilmiyorum derim.

23.7.2016

 

 

 

 

 

 

 

 

Share
853 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

1+2 = ?

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Şehidin Son Mektubu

    27 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

    Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki, armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu, bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmes...
  • 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

      Ülkemizdeki basın mensuplarının günü olan 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı kutlu olsun. Basın mensuplarımız yeri geliyor bir savaşın ortasına giriyor, yeri geliyor soğuk bir kış gününde saatlerce çekim yapmak zorunda kalıyor; bu gün zor şartlar altında çalışan basın mensuplarının günü.24 Temmuz 1908 tarihinde Türk Basınında sansürün kaldırılması nedeniyle, her yıl 24 Temmuz günü "Gazeteciler ve Basın Bayramı" olarak kutlanıyor. Günümüzde her insanın bilgiye ulaşma, doğruları öğrenebilme ve kendi fikirlerini ifade edebilme özgürl...
  • “Bozulan Almanya ilişkilerinin perde arkası ve Batı’da bir Türkiye dostu”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI, MANŞET

    "Türkiye-Almanya ‘dostluğunun’ tarihsel gelişimi" Türkiye-Almanya ilişkileri yaklaşık olarak 250 yılı aşkın bir geçmişe sahip.İlişkilerin başlangıcı 1761 tarihinde Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” ile başladığı düşünülmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye ile Almanya arasında doğrudan bir savaş yaşanmamış. İngiliz ve Fransız Donanmalarından kaçarak İstanbul'a sığınan ve Osmanlı devletince satın alınan  “Gobel ve Braslav” adlı iki Alman kruvazörünün, "Yavuz" ve "Midilli" isimler...
  • “DƏMİR BARMAQLIQLAR”

    24 Temmuz 2017 KÖŞE YAZARLARI

     O, dünyanın ən qəribə həbsxanasıdır. Bəli, ən qəribə... Çünki hökmü məhbusunun əli ilə imzalanır. Hakimi də elə dustaqının özü olur. Nəticədə, bir insan HAKİM, MÜTTƏHİM və VƏKİL qisminə bölünərək, öz-özlüyündə haçalanır. Qurulan məhkəmədə hər üçünün də nitqində həqiqət danışır. Acınacaqlısı odur ki, hər biri söylədiklərində haqlıdır. "HAKİM" verdiyi qərarında, "MÜTTƏHİM" etiraflarında, "MÜDAFİƏÇİ" isə qurbanın müdafiəsində doğru və yalnışları göstərməyə çalışır, hər kəsə. ŞAHİD isə susur. Üzündəki istehza ifadələri ilə izləyir, üçtərəfli dialo...
UA-36507442-2