logo

reklam

Ateş Hep Düştüğü Yeri Değil de, Düşmediği Yeri de Yaksın Biraz…


facebook
Mehmet KIZILKAYA
memoeemuh@gmail.com

Ateş her zaman düştüğü yeri değil de, düşmediği yerleri de gerçekten yakıyorsa o zaman bilin ki insanlık ölmemiş demektir. Lakin ne yazıktır ki sadece ve sadece ateş düştüğü yeri yakmaktadır.

 

Bizler ne zaman insanlıktan bu kadar uzaklaşmaya başladık bilemiyorum. Hiç mi fark edemedik başkalarının yası bizlerin mutluluğu olurken içimizden kopan insanlığımızı. Acıların en yoğun haline her daim ölüm denildi. Karşı taraftan izleyenler çoğunluk bir haldeyken dokunup da görenler, görmezden gelenlerin içinden usulca sıyrılıp, fark ettirmeden gittiler. Her daim ölüm denildi adına, seveni sevdiğinden alıp da koca bir boşluğu avuçlara bırakıp gitti…

 

Öyle ki bizler her daim görmezden geldik bizlerden başkalarının acılarını, hayatlarını. Ateş her düştüğünde yerleri yakıp kavurdu, bizleri teğet bir şekilde geçerek. Bizler kendi evlerimizde HD ve de kaliteli son model olan televizyonlardan, son model telefonlar takip etmeye başladık sahte olan gözyaşlarımız ile acıların bizlerden uzak halini.  Bizler birbirimizle “bir vah edip, bir tüh deyip, birer paylaşım yapayım ki beni duyarlı görsünler” edalarıyla beraber hemen o an sosyal sitelerimizin başına koşup, iki süslü paylaşım yaptıktan sonra, kendi hesaplarımızdan çıktık, tıpkı o insanların acısından dışarıya bir çırpıda çıktığımız şekilde.

 

Bizler üstelik yukarıda saydıklarımızla tek kalmadık. Birileri öldüğünde “Oh iyi olmuş” bile denildi ölenlerin ırklarını ve de dinlerinin bizden olmadığı sebebiyle. Hatta yeri geldiğinde bizler o ölen gencecik bedenler için “ Orada ne işleri vardı ki” diyerek den acımasız olan eleştirilerimize yeniden ve yine yeni pişkinlikleri eklemeyi sürdürdük, pişmanlıklar eklememiz gerekirken. Denilir ki; “sahi orada ne işleri vardı” değil mi o insanların. Ne yapıyorlardı ki orada. Ne işleri vardı ki o ateşin ortasında, ölümünde kucağında. O insanların acılarını paylaşır gibi yaparken bile bu soruları kendimize sorduk.  Hiçbir zaman empati yapmadık, hiçbir zaman düşünmedik, hiçbir zaman hiçbirimiz düşünmedi, anlamadık ve de anlamadınız. Hayatı hep böyle yaparak yaşıyoruz. Hayatı sadece bir bilgisayarın başında yazdıklarımız kadar kolay ve de sorunsuz sandık.

 

Bizler bilgisayarlarımızın başına sahte olan insanlık belirtileri ile sürekli olarak klavye kahramanlığı yaptık ve yapmaya da sürekli olarak gayret göstermeye çalıştık. Tabi hep beraber lanetledik cinayetleri, katilleri, katliamları, terörü. Lakin kaç gün sürdü ki o acılarımız, kaç gün devam etti ki o ölümün bizlerde ki soğukluğu, kaç gün sonra devam ettik o ışıklı olan hayatımıza ve de kaç günün sonunda unuttuk lanetlediğimiz her ama her şeyi.

 

Bizlerin acıları günlük, lakin ateşin düştüğü yerdeki acılar sonsuz derecededir. Bizler bilir miyiz ki sonsuz olan bir karanlıkta bir anneyi kaybetmeyi ve de artık oğlum ya da kızım kelimesini bir daha kullanmayacak olmanın eksikliğini. Bir mezar taşındaki o bekleyişleri. Daha dün sabah evden etrafa gülücükler saçarak çıkan sevdiğinin, evladının bir daha dönmeyişini biz bilir miyiz?  Hani sabah çıkıp da “akşamleyin görüşürüz, gelirken de ekmeği almayı unutma oğlum, sımsıkı giyin ki üşütme yoksa çok hasta olursun” diye daha sabahın ilk ışıklarında uğurladığınız sevdiğiniz, oğlunuz ya da kızınızın akşamleyin eve dönmeyişinin kimsesizliğini bilir miyiz ki? Bile bilir miyiz?

 

Keşke ve yine de keşke biliyoruz dediğimiz kadar her şeyi bilebilseydik. Bilebilseydik de içimizde ki, yüreklerimizde ki bitmek ve de tükenmek bilmeyen kinleri sonsuza kadar durdurabilseydik.

 

Bazılarımız insan olmayı az da olsa başardı. Bir kısmımız ise ne yazıktır ki son derece bu güzel duygulardan tamamen uzak kalmayı seçmiş. Yaklaşırsak eğer; kıyamet kopacak gibi de kaçmaya devam ediyoruz kendi insanlığımızdan. Ya başkaları için gözyaşlarımızı dökersek, ya başkaları için acılar çekersek, ya başkaları için uykularımız kaçarsa? Ya kendi rahatlığımızdan ödün vermemiz icap ederse? Olmaz değil mi? Tabi bizlerin rahatı bozulmasın, acıları sadece sosyal medyalar üzerinden sanal yaşamlarımız kafi. Tabi sonrasında da günlük olan içeriği tamamen boş olan paylaşımlarımız. Gidilen yerleri, sevdiklerimizle eğlencelerimizi,  yapılan alış veriş resimlerini, yeni saç renklerini ve de ilişkilerimizi…

 

Zor değildir aslında, sadece ve sadece azıcık da olsa biraz çaba, aslında gerçekten de çok zor değil, sadece hepimizin içinde birazcık merhamet olmalıdır. Zor değildir aslında insanoğlunu sevebilmek. Dilini, ırkını, dinini görmeden sevmek ve de sevebilmek gerçekten de hiç zor değildir.

 

Hep beraber bırakalım artık bir köşeye içimizdeki o kini, yaşamak bizlerin olduğu kadar bizlerden ayrı olanların, bizlerden ayrı tuttuklarımızın da hakkı olduğunu unutmayalım. Bizler onlar için üzülürsek eğer gerçekten de insan oluruz. Onlar için iyi bir şeyler yapmaya çalışmak da sadece iyi bir insan olduğumuzun belirtisi olur.

 

Zor değildir aslında acılar, ölümler ve de yaslar. Zor değildir başkasının acısını yüreğinizde hissedebilmeniz. Ateş hep düşülen yüreklerde değil de, düşmediği yürekleri de yaksın, parçalasın.

 

 Zor değildir be gülüm başkasının acısına ortak olabilmek. Yürekleri yananların yanında yer almak zor değildir be gülüm. Yürekleri yananların yanında yer almanız dileğiyle,

 

Vesselam…

 

“ Mehmet KIZILKAYA “

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share
495 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

7+7 = ?

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Bir anlık ibadet

    29 Mayıs 2017 KÖŞE YAZARLARI

    Bir anlık ibadet Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir gün mescid-i şerifte eshabiyle sohbet ediyordu. Az sonra Cebrail aleyhisselam geldi. Bir haber getirmişti Efendimize. Selam verip arzetti: - Ya Resulallah! Ebu Bekir, bu sabah bir ibadet yaptı ki, yetmiş yıllık ibadete bedeldir. Efendimiz bir şey buyurmadılar. Bilal-i Habeşiyi çağırıp; - Ebu Bekir’i çağır, gelsin buyurdular. Hazret-i Bilal; - Baş üstüne ya Resulallah dedi. Ve koşup çaldı kapıyı. Hazret-i Ebu Bekir çıktı kapı...
  • Bunlar Beyt-ül-malındır

    29 Mayıs 2017 KÖŞE YAZARLARI

    Bunlar Beyt-ül-malındır Bir gün hazret-i Ömer, zekat develerinden, Birinin ardı sıra koşuyordu ki, birden. Gördü hazret-i Ali halifenin halini. Hayret içerisinde sordu şu sualini: (Hayrola nedir bu hal ya emir-el müminin! Ne için koşuyorsun ardından bu devenin?) Buyurdu ki: (Ya Ali, beyt-ül-malın bu deve, Havutunu düşürmüş, kaçıyor başka yere. Tutup da, havutunu vurayım ki ben derhal, Zarara uğramasın zamanımda beyt-ül-mal.) Duydu hazret-i Ali bu sözü Halifeden. Derinden bir “Âh!” çekip, ağladı so...
  • RAMAZAN AYI İFTAR İSRAFI

    27 Mayıs 2017 KÖŞE YAZARLARI

    RAMAZAN    AYI     İFTAR    İSRAFI Ramazan ayı bahane,  israf  şahane... Ramazan ayı  israf ayı değildir... Ramazan ayı nefsi terbiye etme ayıdır... Yardımın, paylaşmanın, bölüşmenin  zirve yaptığı; ay olması gerekir... Pahalı ve görkemli iftar  sofraları, yerine; sade ve paylaşmanın esas olduğu  iftar sofraları tercih edilmelidir. Fakirin ve  yoksulun doyurulduğu, ortak ortamlarının paylaşıldığı, yüzünün güldüğü, sofralar; asıl amacın yerine getirildiği sofralardır. Öz budur... Son günlerde, Dünya toplumunun çekmiş olduğu açlık sıkıntıs...
  • Kemiğe yazılan yazı

    27 Mayıs 2017 KÖŞE YAZARLARI

    Kemiğe yazılan yazı Sa’d bin Ebi Vakkas, Kûfe vilayetine, Vali olup, ev yapmak arzu etti kendine. Arsa bulup, istedi onu satın almayı, Lakin bir mecusiye aitti yarı payı. Çağırıp buyurdu ki: (Bu hisseni bana sat!) Cevaben; (Satmam) dedi mecusi ona fakat. Para verdi ise de değerinden pek fazla, Yanaşmadı mecusi satmaya yine asla. Dediler ki: (Efendim bir mecusi kimseye, Ne lüzum var bu kadar fazla ısrar etmeye. Siz bugün valisiniz, o, mecusi bir kişi, Parasını vererek, bitirin hemen işi.) Mecusi...
UA-36507442-2